KIZAMIK

Yer: Hırvatistan

İlk doz KKK’dan (Kızamık-kabakulak-kızamıkçık aşısından) sonra ateşli döküntü çıkaran kız çocuğunun boğaz kültürü ve idrar numenesinden aşı tipi kızamık virüsü çıkıyor. Normalde kızamıkçıktır der geçerdik döküntü tablosuna bakarak, fakat eliminizasyon çalışması olduğundan ileri sürveyans yapıyoruz, test ettik, aşı virüsü ile enfeksiyon ve idrardan virüs atımı (VACCINE SHEDDING) gördük diyorlar.

Yer
: Kanada

Kızamık vakaları arasından bir kızcağızda kızamık benzeri döküntü üzerine test ediliyor, aşı tipi virüsün idrardan atıldığı (etrafa saçıldığı) görülüyor. Nükleik asit testiyle vahşi virüs mü aşı tipi mi anlaşılabilir der.


Yer: Kanada

Aşılamadan 5 HAFTA SONRA 2 yaşındaki çocuk aşı tipi kızamık virüsünden kızamık geliştiriyor.

Yer: Amerika Birleşik Devletleri

Çocukluğunda 2 kez aşılamış 22 yaşındaki bir kadın New York’ta aynen kızamık geçiriyor (yıl 2011), hastaneye de yatırılmıyor, tecrit de edilmiyor ve 88 kişiye kızamık bulaştırıyor.

‘Measles Mary’ diye ad takılıyor. Sözümona ilk defa(!) aşılı bir kişi bir “salgın”ın “patient zero”su, yani ilk bulaştıranı oluyor! Bulaştırdığı 2 kişi de tam aşılı çıkıyor, pek şaşırıyorlar… Ömür boyu sürmezmiş(!) aşı koruması demek ki diye aydınlanma anı yaşanıyor… Sene 2011!

Fakat biz 200 sene öncenin ilkel ötesi Çiçek aşısıyla dünyadan çiçeğin kökünün kazındığını, bugün içindeki bir tip virüs vurulduğu kişilerde bizzat paralitik polioya yol açıyor diye 2016 itibariyle tüm OPA (oral polio aşısı)’lardan çıkarttıkları aynı virülan aşılarla Türkiye’de ve dünyada polio’nun kökünü kazınmış olabileceği(!) öykülerine inanabiliyoruz ama?!

Oysa vaksinolojide takibinde olduğumuz ABD’de kullanımdaki üstün teknolojik aşılarla, 2 kere aşılanmışlardan yine 2 kere aşılanmışlara kızamık bulaşabiliyor?

O halde kağıt üzerinde yapılan “sürü bağışıklığı” hesaplamalarının neden bugüne kadar hiçbirinin tutmadığı ve aşılama yoluyla sağlanmaya çalışan geçici ve yapay koruma ile hiçbir zaman da sağlanamayacağı anlaşılabiliyor mu? Hatta alarma geçilen “salgın”ların da bizzat aşılılar tarafından başlatılıp, aşılı veya aşısızlara bulaştırıldığı da kayıtlı gözümüzün önünde dururken, okulda aşı karnesi arandığında esas şüpheli durumda olanlar maalesef aşılı ve bu virüslerin taşıyıcısı ve saçıcısı durumunda olan çocuklar olacaktır.

Literatürden gayet kısa bir taramayla karşımıza çıkan kızamık aşılamasının başarısızlığını ortaya koyan örneklerin bir derlemesi için buraya bakabilirsiniz.


AŞILANMIŞ BİREYLERİN TOPLUM SAĞLIĞI YÖNÜNDEN BARINDIRDIĞI RİSKLER

AÇIKLAMA

ABD’deki dünyaca ünlü John Hopkins Hastanesi’nde immünyetmezliği olan hastaların neden canlı virüs aşısı ile aşılanmış kişilerden uzak durmaları gerektiği, aşılı kişilerin neden bu kişilerin sağlığını tehdit ettiği yönündeki bilgilendirmesini görüyoruz.

İlk tebliğleri ise özellikle dikkat çekici: Enfeksiyonu önlemenin en iyi yolunun EL YIKAMA olduğu belirtilmiş.

İmmünyetmezliği olan kişilerin ve çocukların toplum içinde ve hertürlü yaşam alanında dikkat etmesi gereken noktalar verilmiş ve asansör düğmesinden benzin pompasına kadar her nereye dokunurlarsa dokunsunlar mutlaka ellerini yıkamaları konusunda uyarmışlar. Peki ama çocuğu diyelim kanser tedavisi gören veya bağışıklığı baskılayan herhangi başka bir tedavi görmekte veya ilaç kulanmakta olan bir çocuğu biz canlı virüs aşıları ile aşılanıp hastalık vektörü (taşıyıcısı) haline gelmiş bir ordu çocuğun bulunduğu sınıf ve okul ortamlarından gerçekten nasıl koruyabileceğiz? Halk sağlığı yetkililerinin buna bir açıklaması var mı?

Hastaneye gidiş gelişlerde, kazı alanları yakınında (iki futbol sahası yakınında dahi olsan), herhangi bir toplumsal alanda dolaşırken sürekli maske takılmalı, arabada camlar herzaman kapalı tutulmalı, havalandırma dahi dışarıdan hava alınmayacak ve iç ortam havasını sirküle edecek şekilde açılmalı, kapalı mekanlardan mümkün mertebe uzak durulmalı imiş.

O zaman okullarda, iş yerlerinde, metrolarda, sokakta, oyun alanlarında bu çocukları veya yetişkinleri hergün bir yeni aşıyla aşılanarak virüs saçıcısı haline dönüşen milyonlarca çocuktan ve yetişkinden nasıl koruyabileceğiz?

Ziyaretçi Kabulü bölümünde ise verilenler aynen şu şekilde:

– Eş dost ve akrabalarınıza hastalarsa veya yakın zamanda canlı virüs aşılarından birini (örn. SU ÇİÇEĞİ, KIZAMIK, KIZAMIKÇIK, BURUNDAN UYGULANAN GRİP, POLİO VEYA ÇİÇEK aşılarını) olmuşlarsa ziyarete gelmemelerini söyleyin. [Burada verilmemiş ancak rotavirüsü de canlı virüs aşısıdır.]

– Yeni aşılanmış çocuklarla temastan kaçının.

Bu noktada SORU:

Okullarda eğitim görmekte olan immünyetmezlikten muzdarip çocukların ailelerine sınıf ve okul arkadaşları canlı virüslerle aşılandıklarında çocuklarını okula göndermeme veya ihtiyatlı davranma konusunda bir uyarı yapılıyor, okul aşılamalarında bu kriter gözönüne alınıyor mu?

Sonuçta bizler aşılanamıyorlar diye tam da bu kişileri (immünyetmezliği olanları) korumak adına çocuklarımızı mutlaka aşılatmamız yönünde uyarılıyor ve baskıya maruz kalıyoruz, değil mi?

Döküntülü viral hastalıklarda (kızamık, kızamıkçık, su çiçeği…) bulaşıcı evre döküntüler başgöstermeden önce başladığına ve aşılanmış çocuklar bir de bu hastalıkları atipik ve asemptomatik, yani bazen döküntü bile olmadan geçirebildiklerine göre, evde yeni aşılanmış küçük kardeşlerinden enfeksiyon kapıp okula gidecek çocukların mikrobu arkadaşlarına bulaştırma olasılığına karşı Sağlık Bakanlığı ve aşıyı uygulayan sağlıkçılar aileleri gereği gibi bilgilendirip, uyarıyor mu? Aşı kaynaklı bulaş ve salgınları önleme ve kontrol altında tutmada Aşı Bilim Kurulu’muzun ne gibi çalışmaları bulunmakta?

Bu konuda Aşı Bilim Kurulu ve Aşı Çalışma Grubu üyesi Sn. Prof. Dr. Levent AKIN Bey’den kamuoyuna bilgilendirici bir video sunum yapmasını ve YouTube kanalından yayımlamasını rica ediyoruz.


SUÇİÇEĞİ

 

Varivax Aşısı Prospektüsünden

  • [Tekli] su çiçeği aşısı olan VARIVAX ile aşılandıktan sonra 6 hafta müddetle aspirin veya aspirin ihtiva eden ilaçlar kullanılmamalı.

Nadiren de olsa, su çiçeği aşısı olunduktan sonra bu hastalık virüsü başkalarına bulaştırılabiliyor. Aşılandıktan sonraki 6 hafta boyunca aşağıda belirtilen gruplarla temastan mümkün mertebe kaçınınız, zira bu kişilerde su çiçeği son derece ağır seyredebilir.

– Bağışıklık sistemleri zayıflamış olanlar
– Daha önce su çiçeği geçirmemiş gebeler
– Su çiçeği geçirmemiş anneden doğan bebekler
– 28 haftadan önce dünyaya gelmiş bebekler

İşin gerçeği şu ki, canlı virüs aşılarını olmuş bireylerin bu virüsleri ne süreyle ve ne oranda etrafa saçtıkları bilinmiyor, üstelik takibi de yapılmıyor. Aşıyı olmuş kişilerin bireysel özellikleri, yaşam koşullarına bağlı olarak bağışıklık sistemlerinin dirayeti, virüs ve bakterilerin özelilkleri ve diğer pekçok değişkene göre bu süre değişebiliyor.

Misal:

Aşı üreticisi firma tarafından 6 hafta olarak belirlenmiş olsa da su çiçeği aşısını olmuş bireylerin bu virüsü bulaştırma ihtimali “reelde” 5 ayı bile bulabiliyor. Şöyle ki…

Su çiçeği aşısını olmuş 3 yaşındaki normal sağlıktaki erkek çocukta 5 ay sonra ‘Torasik Yerleşimli [Göğüste] Zona’ gelişiyor. Ondört gün sonra, kendisiyle aynı gün aşılanmış sağlıklı erkek kardeşi hafif su çiçeği enfeksiyonu geliştiriyor. [Zona ve su çiçeği, ikisi de herpes virüslerin aynı tipinden, varicella-zoster virüsünden (VZV) gelişiyor biliyoruz ki.] Anneleri gebelikte suçiçeği geçirmiş değil, çocukların da suçiçeği geçiren birileriyle bilinen bir teması yok, yalnız [5 ay önceki] aşılamadan 3 gün önce, temaslarından 3 gün sonra döküntü çıkarmaya başlayan bir çocukla temas bildiriliyor.

O yüzden acaba o çocuktan vahşi tip virüs mü kapıldı yoksa aşı tipi virüsle enfeksiyon mu sözkonusu bakmak istiyorlar ve test sonucu su çiçeği çıkaran ikinci kardeşte aşı tipi virüs bulunuyor. Yani, aşılı ve Zonalı çocuk, aşı virüsünü (yine aşılı) kardeşine geçiriyor.

Deniyor ki, aşılanıp daha sonra Zona geliştiren bireyler “bulaşıcı” kabul edilmelidir!

İlginç bir bilgi daha…

Deniyor ki, bugüne kadar aşı virüsünden bulaşın esas itibariyle AŞILANMIŞ ve aşılama sonrası döküntü çıkarmış LÖSEMİLİ BİREYLERDEN kaynaklandığı düşünülürdü!

Hani bizim aman aşılanamıyorlar, o yüzden onları korumak için biz aşılanmalıyız dediğimiz grubun da aşılanmakta olduğu ve aşılama sonrasında onlardan da etrafa bulaş olduğunu öğrenmiş oluyoruz böylelikle….

Bu ‘aşılama ile sürü bağışıklığı sağlama’ konsepti hakikaten epey zorlu bir mesele gibi gözüküyor?!

Daha az sıklıkta olsa da, Lösemililer gibi immün sistem sorunları olmayan, aşısını olmuş normal bireylerden de aşı virüsünün herhangi bir DÖKÜNTÜ OLMAMASINA RAĞMEN BULAŞTIĞI da tespit edilmiş diyorlar. Referanslar için aşağıda verilen olgu sunumuna bakınız.

Yani, belki hafif bir ateş var, fakat çocukta herhangi bir hastalık belirtisi yok [DÖKÜNTÜ/ ÇİÇEK/YARA filan YOK], herzamanki gibi günlük hayatını sürdürüp oynuyor, yatağa düşmüyor fakat olduğu aşıdan geliştirdiği suçiçeğini temaslılara aynen bulaştırabiliyor?!

Hakikaten daha da zor şimdi işin içinden çıkmak. Kim hasta kim değil, kim bulaştırıyor, kim gebeler, yenidoğmuş bebekler veya immünyetmezliği olan hastalar için risk yaratıyor bilmek pek mümkün gözükmüyor. Fakat hergün binlerce çocuk bu aşılarla aşılanmaya ve topluma salınmaya devam ediyor? En azından aşısız ve doğadan vahşi virüsü kapmış çocuklarda [normal koşullar altında] suçiçeği enfeksiyonu döküntü şeklinde kendini gösteriyor??

Bu iki aşılı çocukla temaslı kişileri bulup kandan antikor bakıyorlar. Temaslı fakat döküntü çıkarmamış 56 kişide serokonversiyon bulunmuyor, yani buna karşı antikor geliştirmemişler. Fakat bu çocuklarla temas eden ve ardından döküntü çıkaran 7 kişiden 2’sinde serokonversiyon bulunuyor. Bundan hareketle de, suçiçeği aşısı olanlar ister zona geliştirmiş isterse döküntü çıkarmış olsun, bu kişiler suçiçeği enfeksiyonu dolayısıyla komplikasyon geliştirmeye müsait olan kişiler için potansiyel olarak TEHLİKE ARZ EDİYORLAR deniyor. Bu elimizdeki vakada zonalı çocuk, normal (sağlıklı) kardeşini enfekte ediyor.

Acaba şimdi Türkiye’de tek doz “korumadığı”(!) için bir ikinci doz uygulamasına ışık hızıyla geçilen suçiçeği aşılaması ile toplumda hem hasta hem de (aşılı/aşısız) sağlıklı bireyler veya gebeler arasında daha fazla bulaş ve “salgın” ihtimali de tetiklenmiş olabilir mi?

Elbette bugün ABD’de yoğun suçiçeği aşılaması dolayısıyla yaratılan ve artık çocuk nüfusta da görülmeye başlanan ZONA salgınları için herhalde Aşı Bilim Danışma Kurulu’muz ve Sağlık Bakanlığı’mız bizler için de pediatrik ve yetişkin(!) aşı takvimlerine bu defa yine yeni bir aşı olan ZONA aşısını alma planlarını değerlendirme aşamasındadır! Zira Google’dan basit bir aramayla Türkiye’de çocuk popülasyonda görülmeye başlanan çok sayıda ZONA vakasına dair olgu sunumlarına ulaşılabilir! Bu durumda elbette artık bir ‘Halk Sağlığı Sorunu’ haline getirilmiş(!) Zona için de kurtarıcı aşı beklememiz doğal(!) karşılanmalıdır.

Acaba bu hastalığı geçirenlerin %99.9’unda hiçbir komplikasyon riski olmayan basit çocukluk çağı hastalığı, suçiçeğini bilinçsizce baskılamaya çalışırken bizzat tıp eliyle toplum sağlığı tehlikeye atılıyor, gereksiz salgınların ve komplikasyon risklerinin önü açılıyor, hastalıkların epidemiyolojisi insan eliyle değiştiriliyor olabilir mi? Soruyoruz?

http://pediatrics.aappublications.org/content/106/2/e28.full

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1995’te uygulamaya konulan Suçiçeği aşılamasının ardından yalnızca Merck’ün ürettiği aşı için gelen global bildirimlerin 10 yıllık genel değerlendirmesinde de aşılama sonrası sekonder bulaş vakalarının sıklığı ve aşılamadan genel olarak ne kadar süre sonrasında görüldüğüne dair bilgileri için aşağıdaki metne bakabilirsiniz.

http://jid.oxfordjournals.org/content/197/Supplement_2/S165.full

Hangi aşılardan sonra genellikle ne kadar süreyle dışarıya canlı virüs atımı olduğunu gösteren liste

 

 

ROTAVİRÜSÜ

Bir tıp dergisi var, adı Vaccine. Türkçesi ‘Aşı’. 2013’te bu dergide yayımlanmış çığır açıcı çalışmanın başlığı “Zayıflatılmış canlı rotavirüsü aşısı ile pentavalan reassortan* rotavirüsü aşısı sonrasında oluşan ‘virüs dökümü’ karşılaştırması”.

*Reassortan virüs: İnsanda görülen rotavirüsünün aşı geliştirme işlemleri için hücre ortamında kültürlenmesi çok zor olduğundan maymun ve sığırlarda görülen rotavirüsleriyle aynı hücrede kültürleniyor ve bu farklı canlı türlerinden gelen virüsler birbiriyle genetik materyal alışverişine girerek ortaya yeni, hibrid bir virüs çıkıyor. Çalışmada geçen bilgiler arasında rotavirüsü aşılarında bulunan canlı virüslerin enfeksiyon yapma, dışkı yoluyla çevreye yayılma (shedding/virüs dökme) ve hatta aşısız kişilere bulaşma kabiliyeti yer alıyor. İfade tam olarak şöyle:

“Ve hatta aşılanan kişide hastalık belirtisi olmamasına rağmen bu iki rotavirüs aşısının veya aşıdaki reassortan virüs suşlarının aşısız temaslılara bulaştığı tespit edilmiştir [9 – 13] [1]”.

Bu bilgiyi doğrulamak için kaynak olarak verilen ve aşılıların aşısızları enfekte edebileceğini gösteren beş çalışmadan biri, 2009 yılında yayımlanmış ve rotavirüs aşısı kaynaklı virüsün aşısız temaslılara bulaşarak acil tıbbi müdahale gerektirecek nitelikte semptomatik rotavirüs gastroenteritine neden olduğunu bildirmiş literatürdeki ilk çalışma: “Aşı (RotaTeq) kaynaklı rotavirüsünün kardeşten kardeşe bulaşı ve müteakip rotavirüs *gastroenteriti”.

*Gastroenterit: Mide ve ince bağırsak mukozalarının, kusma, karın ağrısı ve ishal ile belirgin -bazen ateşin de eşlik ettiği- akut iltihabı.

Şöyle diyor çalışmada:

“Burada, aşılanmış bir bebekten aşısız, büyük kardeşe aşı kaynaklı rotavirüs (RotaTeq [Merck and Co, Whitehouse Station, NJ]) bulaşını ve buna bağlı olarak gelişen ve acil servis yatışı gerektiren semptomatik rotavirüs gastroenteritini bildiriyoruz.”

Çalışmada ayrıca RotaTeq aşısındaki 5 virüs suşundan ikisinin ya aşının uygulandığı bebekte ya da daha sonra bulaştığı aşısız kardeşte “reassortasyon”a giderek, yani birbiriyle yeni bir birleşime girerek daha tehlikeli bir virüse dönüşmüş olduğu söyleniyor:

“Yaptığımız incelemeler, aşı virüsü suşlarından P7[5]G1 ve P1A[8]G6 genotipleri arasında ya aşılı bebekteyken ya da kardeşine bulaştığında replikasyon sırasında yeniden birleşim meydana gelmiş olduğunu gösteriyor, bu da yeniden birleşme sonucu ortaya çıkan yeni virüsün aşı virüsünün hastalık yapma gücünü arttırmış olma ihtimalini güçlendiriyor.”

RotaTeq aşısındaki virüs suşları arasındaki bu yeni birleşim oluşturma fenomeni ve aşılılarda buna müteakip ortaya çıkan gastroenterit enfeksiyonu 2012’deki bir araştırmaya göre 61 bebekte daha gözlemlenmiş.[2] Bunun dışında yine 2012 tarihli ve bu defa Nikaragua’dan bir çalışmanın bulgusu şu:

“RotaTeq aşısının yaygın kullanımı, aşıdaki virüs genlerinin dolaşımdaki insan Rota virüslerine karışmasına yol açmıştır.”

Yani, yoğun aşılama nedeniyle bugün yakalandığımız (doğadaki) vahşi virüsün genetik yapısını değiştirmiş bulunuyoruz. [3]

Tahminler, aşılanan bebeklerin %80 ila %100’ünün aşılamayı takip eden 25 ila 28 gün içinde, bir noktada rotavirüsünü vücuttan dışarı attığı [shedding] yönünde.[4] [5] Bu durumda, aşısız çocuklarla ilgili bizlere aşılanmaya çalışılan genel kanının aksine, bizzat aşılı çocukların aşısızlara hastalık bulaştırma riski bariz şekilde ortada ve hatta düşünecek olursak, aşılarda kullanılan farklı türden rotavirüslerinin bu çocukların bedeninde rekombinasyon yoluyla değişime uğrayıp, aşının etki bile etmeyeceği yeni “süper virüsler”e dönüşmesi için ideal virolojik koşulları da sağlıyor bu aşılı çocuklar.

National Vaccine Information Center’ın bulduğu bir başka aşı kaynaklı virüs dökme (shedding) olgusu:

“2010’da Pediatrics dergisinde yayımlanan bir olgu sunumunda hiç rota aşısı almamış olmasına rağmen aşı tipi rotavirüsü ile enfekte 30 aylık sağlıklı erkek çocuk tanımlanıyor. 237 Bu çocuk, 2 aylık sağlıklı erkek kardeşi Merck’ün RotaTeq aşısını olduktan 10 gün sonra ağır gastroenterit tanısı ile acil servise kaldırılıyor. Acilde alınan dışkı numunesi RT-PCR testi ile analiz edildiğinde RotaTeq aşısında kullanılan tipte virüs tespit ediliyor.”

Olgu sunumunun yazarları “ruhsatlandırma öncesi klinik deneylerde RotaTeq aşısındaki viral suşların aşısız temaslılara bulaşma riskinin çalışılmamış olduğu” notunu düşüyor. Hem RotaTeq hem de [GlaxoSmithKline Biologicals’a ait] Rotarix‘in “temaslılara aşı virüsü bulaştırma potansiyeli olduğu”nu da ekliyorlar.

Vaccine dergisinde 2015 Şubat’ında çıkan “RotaTeq aşılaması sonrasında ortaya çıkan bağırsak düğümlenmesi riski: Olgu sunumu dizileri halinde dünya genelinde yapılmış spontan bildirimler üzerinden değerlendirme” adlı çalışmanın yazarları, “under-reporting” denilen ve gerçekte görülen yan etkilerin çok az kısmının bildirilmesi fenomenini de hesaba katarak RotaTeq’in üreticisine 2014 mayısına kadar tüm dünyadan yapılan yan etki bildirimlerini inceliyor. Çalışmaya göre RotaTeq uygulamasına bağlı ‘bağırsak düğümlenmesi’ riski “aşılamadan sonraki 3 ila 7 gün içinde, özellikle ilk doz sonrasında artış gösteriyor, ikinci ve üçüncü doz alımından sonra ise daha az vaka görülüyor”. Aşının ilk dozundan sonraki 3 ila 7 gün içinde bağırsak düğümlenmesi yaşanma riski aşıdan 15 ila 30 gün sonrasına göre 3.45 kat fazla bulunuyor. RotaTeq’i bağırsak düğümlenmesi ile ilişkilendiren bir başka çalışma da 2013’te New England Journal of Medicine dergisinde yayımlanmış ve ilk dozu alan her 100,000 çocukta yaklaşık 1.5 ekstradan bağırsak düğümlenmesi vakası oluştuğu saptanmış. [7]

Shedding dediğimiz yolla toplumda insanlara kontrolsüzce bulaşı sağlanan DIŞKÖKENLİ VİRÜSLERDEN hangileri mi var RotaTeq’te?

Bugüne kadar tespit edilmiş iki adet domuz virüsü ve iki adet de maymun retrovirüsü ve bunlarla ilgili bilimsel bulgularla ilgili bu yazımızdan ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.

Türkiye’de mevcut olmasına rağmen atıl kalan ASİE – Aşı Sonrası İstenmeyen Etki Bildirim Sistemi’nde bildirilmemesine rağmen ebeveynlerden ağırlıklı olarak Rotavirüsü aşısından sonra çocuklarında başgösteren reaksiyon bildirimlerinin kısa bir derlemesi için ise buraya bakınız.

 

BOĞMACA

 

Tarihin en tehlikeli ve korumada en başarısız aşısı olan DaBT (ve eskisi DBT) aşısının “boğmaca” kompanentindeyiz.

Niye en tehlikeli?

İzleyiniz…

Emmy ödüllü “DPT: Vaccine Roulette” (DBT: Aşı Ruleti) adlı 1982 yapımı belgesel: https://youtu.be/VtOh6vFnWg4

Bu aşının yarattığı onbinlerce beyin özrü ve ölüm vakasıdır bu belgeselin çekilmesinin nedeni ve internet çağı öncesindeki Amerika’da ancak bu belgeselden sonra aileler bu aşıyla çocuğu sakat kalan bir tek kendileri olmadığını, bunun ne kadar yaygın bir sorun olduğunu anlamış ve ardarda açılan davalarda aşı firmaları bireysel olarak ailelere milyonlarca dolarlık tazminatlar ödemeye başlamış ve başta bu aşıyı üreten 8-9 ayrı firmadan birkaç sene içerisinde kala kala sadece 1 tane kalmış, firmalar kardan ziyade ödedikleri tazminatlardan dolayı zarar etmeye başlayınca ABD devletine aşıyı bu koşulda üretmeye devam edemeyecekleri şantajıyla yaklaşmış ve çözüm olarak 1986 yılında ABD’de aşıdan zarar görmüş her çocuğa devlet tarafından (tabii halkın vergisiyle) sorgusuz sualsiz (no-fault) tazminat verileceği garantisi ile Ulusal Aşı Tazmin Programı Başkan Reagan döneminde kanunlaştırılarak aşı üreticisi firmalara da ailelerin doğrudan tazminat davası açması devlet tarafından engellenmiş ve araya tampon olarak Federal bir Özel Aşı Mahkemesi kurulması kararlaştırılmıştır. Bu mahkemenin başında ise doktor veya bilimadamları değil, normal dava yargıçları bulunur ve zaman içinde bu sistem ailelere güçlük çıkarmadan zarar görenlere yardım edilmesi ülküsünden çark ederek hem tazminat ödenecek zarar tablosu ciddi anlamda daraltılmış (en önemli adım aşı sonrası gelişen EPİLEPSİ vakalarına tazminat ödenmesinden vazgeçilmesi olmuştur), hem de sonuçlanması 10 seneleri bulan ve aileleri maddi açıdan iflasa sürükleyen, devletin ailelerin karşısına “bilirkişi ordusu” çıkartarak zararın aşıya bağlı olduğunu ispat yükümlülüğünü tamamen ailelere yüklediği ve ailelerin tarafında tanıklık yapan hekim ve biliminsanlarının sistematik olarak baskı ve yıldırma operasyonları ile etkisiz hale getirilmesine dönüşen bir kanguru mahkemeye dönüşmüştür.

O yıllarda ailelere verilen bilgilendirme formunda enteresan şekilde çocuğun DBT (difteri-tetanoz-boğmaca) aşısı sonrası ciddi reaksiyon geçirme şansı 1750’de 1 olarak verilmişken, boğmaca geçirdiği takdirde bu hastalıktan ölme riskinin birkaç milyonda 1 olduğu yazılıdır.

Bu aşının yüzde (ve beyinde) yarattığı şekil-işlev bozukluklarına örnek

Peki ama bu kombo aşıdaki Boğmaca (pertussis) mikrobunun özelliği nedir ki bunca tehlikeli olabilmektedir?

Bu pertussis toksoidi (zehirleyici özelliği ortadan kaldırılmış boğmaca toksini) laboratuvar deneylerinde hayvanların beyninde otoimmün ensefelalomiyelit (EAE) oluşturmak için kullanılagelen dünya üzerindeki en ölümcül toksinlerden biridir, aynı zamanda beyin hastalıkları üzerinde klinik araştırma yapan bilimadamlarının da çalışmaları için olmazsa olmazlarındandır.

Aşının ürün bilgisine baktığınızda, literatürde ‘encephalitic cry’ (ensefalit ağlaması) olarak geçen ve beyin enflamasyonundan kaynaklanan uzun süreli, teskin edilemeyen çığlık şeklinde ağlama, ateşli/ateşsiz havale, yığılma/şok, BEYİN ENFLAMASYONU ve ENSEFALOPATİ bizzat yan etkiler arasında yazar.

Çocukluğunda tam hücreli DBT aşısını olmuş ve beyin özürlü kalmış bir genç kız

Gelelim 20 sene kadar önce bu eski tam hücre boğmaca aşısı DBT’nin yerini alan ve 2 yaş altında çocukların 4 doz olduğu (ABD’de 5 yaş altında 5 doz oluyorlar) DtaB aşısına…

Difteri, Tetanoz ve aselüler Pertussis (Boğmaca bakterisi) aşısı

1. Belirttiğimiz gibi bu aşının geliştirilme sebebi, 1986’daki Aşı Maluliyeti (Tazmin) Kanunu’nun çıkarılma nedeni(!) olan “tam hücre” boğmaca aşısı (DTB veya DBT) sonrası çok sayıda beyin özrü ve ölüm vakası ile karşılaşılmış olması.

Ve fakat, geçen bu kanunla aşı dolayısıyla oluşabilecek her ne zarar varsa, hiçbiri için dava edemediğinizden üreticileri, hakikaten daha güvenli ürün çıkarmak için ortada hiçbir neden de bırakılmamış oluyor firmalara.

Aselüler kompanentin, tam hücre boğmaca mikrobu kullanılarak yapılandan daha güvenli olacağı “varsayıldığından”, eski aşı yerine DTaB üretiliyor.

Bunu da şöyle test ediyorlar: Klinik deneylerde bir grup çocuğa DTaB, diğer gruba da plasebo veya salin su vermiyorlar bakın aşı reaksiyonlarını gözlemlemek için. Bunun yerine DTaB’yi, tam hücre DTB aşısıyla karşılaştırıyorlar ve iki grup arasında ortaya çıkan ağır reaksiyon insidansı bakımından fark var mı yok mu buna bakıyorlar. Ve DTaB alan grubun gösterdiği ağır reaksiyonlar DTB grubundan önem arz edecek oranda fazla çıkmadı diye(!), aşıyı “güvenli” kabul ediyorlar. Oysa bunu, diğeri güvenli değil diye geliştirmişlerdi, öyle değil mi? Fakat tutup bunu diğeriyle karşılaştırdılar, yarattığı ağır reaksiyonlar eski aşıdan aman aman fazla çıkmadı diye de bunu ‘güvenli’ ilan ettiler.

2. ABD aşı sonrası yan etki izleme sistemi VAERS’e göre, 14 Eylül 2014 itibariyle, DTaB aşısına bağlı olarak;

Acil Servise 20,449 başvuru,
7,047 ağır yan etki vakası,
5,532 hastane yatışı,
Özürlü hale gelen 745 hasta kaydı,
Hayati tehlike yaratan 954 reaksiyon,
– Ve 820 de ölüm vakası var.

FDA ve CDC’nin kendi açıklamalarına göre gönüllülük esasına göre çalışan VAERS’e bildirim oranı gerçek yan etki sayısının %1 ila 10’u arasında değişiyor, ancak pek pekçok hekimin, hemşirenin veya ailenin bu izlem sisteminin varlığından dahi haberi olmadığını düşünürsek aslında bu oranların “reelde” çok daha fazla olduğunu tahmin edebiliyoruz.

3. Peki bu aşı işe yarıyor mu?

Öncelikle, aşı üreticilerinden GSK’ya baktığımızda, difteri-tetanoz-aselüler boğmaca aşısının etkinliğini (“koruma” süresini) çalışmamış olduğunu görüyoruz.

O çalışmadı peki başkaları çalışmış mı?

“Pertussis dünya genelinde, yüksek oranda bağışıklanmış [aşılanmış] popülasyonlarda bile bebek ve çocuklar arasında önemli oranda morbidite [popülasyondaki hastalık insidansı] ve mortaliteye [ölüm] yol açmaya devam etmektedir. Laboratuvar antikor ölçümlerinde korumaya karşılık gelecek bir seviye tespit edilememiştir.”

KAYNAK: Clin Diagn Lab Immunol. 1999 Jul;6(4):464-70. “Pertussis immünoglobulininin (P-IGIV) aerosol şalans modeline göre koruyucu etkileri.”.

NOT: Bu durumda, aşılı bir kimse yüksek antikor titerine sahip olsa da hastalığa yakalanabilir.

“Kandaki antikor seviyesi ile boğmacaya karşı bağışıklık durumu arasında korelasyon saptamakta güçlük yaşanmaktadır. İkisi arasında ilinti kurulma ihtimali düşüktür. Boğmacadan kesin koruma için belirli bir antikor seviyesi ile doğrudan ilişki bulunamamıştır.”

KAYNAK: Infect Immun. 2004 Jan;72(1):615-20. “İnsan periferal kan mononükleer hücrelerinin pertussis toksini ile mitojenisitesinin antikora dayalı nötralizasyonu.”

NOT: Peki, güvenilir şekilde koruma sağlamayacaksa pertussis antikoru üretilmesinin gereği var mıdır?

“Boğmacaya özel antikor seviyeleri ile boğmacadan korunma arasında tespit edilebilmiş doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır.”

KAYNAK: Kanada Bulaşıcı Hastalıklar Raporu. Cilt 23 (ACS-3) 15 Temmuz 1997. “Boğmaca Aşısı Raporu.”

“Koruyucu etkinlik çalışmaları antikor yanıtı ile boğmaca hastalığına karşı koruma arasında doğrudan ilişki göstermemiştir.”

KAYNAK: MMWR. March 28, 1997/Vol. 46/No.RR-7, p4
Peki çocuklarımız bu koruyup korumadığı hakkında hiçbir şey bilmediğimiz aşıyı kaç kez vurulmak durumundaydı?

ABD’den CDC’nin takvimi ile neredeyse birebir aynı ‘ulusal’ aşı takvimimize göre 2 yaş altında 5’li karma aşı halinde 4 kez, İlkokul 1’de yine 1 kez, toplamda tam 5 kez oluyorlar bu koruyup korumayacağı belli olmayan “çok güvenli” aşıyı.

Biraz daha derinlere inelim ve 2013’te Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanmış “Maymun modellerinde denenen aselüler boğmaca aşıları hastalıktan koruyor ancak enfeksiyonu ve hastalık bulaşını önlemede başarısız kalıyor.” başlıklı çalışmaya bakalım.Çalışmanın bulguları şöyle:

“Tam hücre boğmaca mikrobu ile aşılanmış ve/ya enfeksiyonu önceden geçirmiş maymunlarda enfeksiyonun, naif (hastalıkla daha önce teması olmamış) ve/ya aselüler boğmaca aşısı olmuş maymunlara göre çok daha hızlı temizlendiği görülmüştür.

Tüm gruplarda güçlü antikor yanıtı görülmesine rağmen, T-hücresi hafızasındaki önemli farklılıklar gösteriyor ki, aselüler boğmaca aşılaması ENFEKSİYONU ÖNLEMEDE BAŞARISIZ kalacak şekilde SUBOPTİMAL bir immün yanıt oluşturuyor.

Elde ettiğimiz bu veriler, yeniden ortaya çıkan boğmaca vakalarına makul bir açıklama getirmiş oluyor ve “sürü bağışıklığı”nın sağlanabilmesinin, ‘B. pertussis’ bakterisi KOLONİZASYONUNU ve BULAŞI önleyecek DAHA İYİ aşılama stratejilerinin bulunmasına bağlı olduğunu gösteriyor.”

Yani kısaca…

AŞI İŞE YARAMIYOR, KORUMUYOR ve enfeksiyonu ÖNLEMİYOR.

O yüzden şimdi Türkiye’de de ABD kaynaklı yeni bir taktiği dillendirmeye başlayan, ancak mesela Avustralya’da uygulamaya konduktan sonra işe yaramadığı görülerek terkedilmiş bir yöntem olan “aşıyla bebeği kozalama”mız lazım söyleminde bulunan “sağlık otoriteleri”ni duyduğunda anne-babalarımızın düşünmesi gereken şey şu; 2 ayın altındaki bebeği koruyacağız diye bebeğin etrafındaki herkesi dahi aşılasanız, boğmaca enfeksiyonu bulaşını önleyecek hiçbir şey yapmış olmuyorsunuz.Bu, etrafa hastalığı yayanların AŞISIZ kişiler OLMADIĞI gerçeğine dair de oldukça güçlü argümanlardan aynı zamanda.

Aynı çalışmadan devam edelim…

Çalışmaya göre, aşılanan babunlar boğazlarında (belirti oluşturacak şekilde veya belirti vermeden) bakteri taşıyamaya devam edebiliyor ve bunları başkalarına BULAŞTIRABİLİYOR. Yani aşılı kişi hiçbir hastalık belirtisi göstermese dahi boğmaca bakterisini etrafa bulaştırabiliyor.

Aşısız bir çocuk boğmaca geçirdiğinde ise anne-babası bunu bilecek (çocuk boğmaca geçirdiğinde bunu fark etmemek imkansız zira) ve hasta çocuğu yenidoğan bebeklerinden uzak tutmak için önlem alabilecek. Oysa bu çalışmaya göre AŞILANMIŞ bir çocuk veya yetişkin, yenidoğmuş bir bebeğe sarılıp, öpüp kokladığında BİLMEDEN BEBEĞE BOĞMACA GEÇİREBİLİR demektir.

4. Boğmaca mikrobu aynı zamanda MUTASYONA da uğruyor.

Bizzat CDC tarafından “yeni görülmeye başlanan enfeksiyonel hastalıklar” üzerine yaptırılmış bir çalışmanın raporuna bakıyoruz: Avustralya’da ‘Pertactin’den fakir “Bordetella Pertussis” izolatlarında hızlı artış‘ bulmuşlar.

Bunun anlamı şu; aşıyla hedeflenen ve aşının bizleri koruması gereken hastalık değişiyor.

Peki bu duruma gerçekten şaşırıyor muyuz? Bu bir bakteri! Boğmaca hastalığına yol açan birkaç bakteri tipinden yalnızca biri.

Bakteriyel bir enfeksiyona yakalandınız ve doktora gittiniz diyelim. Doktor size ne diyor? Al bu antibiyotiği ve kullanma yönergelerine harfiyen uy; kendini biraz iyi hissedince sakın ha bırakayım deme antibiyotiği, enfeksiyon tamamen temizleninceye dek almaya devam et, diyor değil mi? Çünkü almazsanız ne oluyor? Bakteri değişime uğruyor ve kullandığınız antibiyotik artık o bakteriye işlemez oluyor!

7 ila 10 günlük antibiyotik kullanım sürecinde olabiliyorsa bu, ta 1990’ların başında tek bir bakteri tipi (Bordetella pertussis) için geliştirilmiş bir aşının hala işe yaradığına, boğmacadan koruduğuna inanmamız mümkün mü? Hayır, korumuyor. Ve bakterinin mutasyona uğramasına neden oluyor.

Bir de “Bordetella PARApertussis” var; bakterinin boğmaca yapan diğer tiplerinden biri.

Kaliforniya Halk Sağlığı Departmanı’ndan, 2011 temmuzuna ait bir çalışmaya bakalım. ABD sürekli duyar Kaliforniya’da nasıl ardı ardına salgınlar patlak verdiğini ve aşısız çocukların etrafa boğmaca bulaştırdıklarını(!). En azından medyanın insanların inanmasını istediği hikaye böyledir. Burada şöyle diyor:

Hastalık İnsidansı: “Bordetella” enfeksiyonlarının %1 ila %35‘inin “B. parapertussis” kaynaklı olduğu tahmin edilmektedir. Daha önce de olduğu gibi bugünlerde de Kaliforniya’da salgınlar başgöstermektedir.”

“Bordetella parapertussis”, boğmacaya yol açan ancak aşının kapsamadığı birkaç diğer bakteri tipinden biri. Burada %35 deniyor, ancak boğmaca vakalarının %40’ı B. parapertussis kaynaklıdır diyen çalışmalar da mevcut. 5 doz da olsak 15 de, mevcut aşılar bizi bu bakteriye karşı korumuyor, karşılaşırsak boğmacayı geçireceğiz demektir. 

B. parapertussis için geliştirilmiş bir aşı bulunmamaktadır. B. pertussis aşılarının B. parapartussis enfeksiyonuna karşı az, hatta hiç koruma sağlamadığı düşünülmektedir.

5. DTaB ve TDaB aşıları, farelerin akciğerlerinde Bordetella PARApertussis kolonizasyonunu arttırıyormuş.

Pensilvanya’daki Pittsburg Üniversitesi Enfeksiyonel Hastalık Dinamikleri Merkezi’nden bir çalışma bu da.

Elde ettikleri verilere göre “B. pertussis” ve “B. parapertussis” bakterileri arasında konak canlının bünyesi içinde bir yarış sözkonusu değil ve hem tek başına B. pertussis ile enfekte edilmiş hem de iki bakteri tipiyle birden enfekte edilmiş farelerde aselüler aşıyla B. pertussis’e karşı güçlü koruma oluşmuş.

Demek ki her iki bakteri ile birden enfekte olabiliyorlar!

Eğer farelerde görülen bu durum insanlar için de geçerliyse, her iki bakteri tipiyle aynı anda enfekte olabiliyorsunuz demek.

Ve burada deniyor ki; aşı “B. PARApertussis”e karşı hiçbir koruma sağlamıyor, aksine, aşılama farelerin akciğerlerinde “B. PARApertussis” kolonizasyonunda 40 KATLIK ARTIŞA neden oluyor.

Bu da şu manaya geliyor: AŞILAR, PARAPERTUSSIS SALGINLARINA YOL AÇIYOR.

6. Bir de 2015 yılından bu çalışmaya bakalım:

Asemptomatik Bulaş ve Bordetella Pertussis (Boğmaca) Bakterisinin Yeniden Ortaya Çıkışı

Özet

GİRİŞ: (Ağırlıklı olarak ‘Bordetella pertussis’ bakterisi ile enfeksiyon sonucu oluşmuş) Boğmaca vakalarında son yıllarda gözlenen artış, altında yatan mekanizmayı anlamaya çalışan sağlık uzmanları ve bilim adamlarını zor durumda bırakmaktadır.

Boğmacanın yeniden ortaya çıkışını açıklamak için 3 ana hipotez öne sürülmüştür:

1) Aşı ya da doğal yolla elde edilmiş koruyucu bağışıklığın etkisinin zaman içinde zayıflaması.

2) B. Pertussis bakterisinin yaratılmaya çalışılan koruyucu bağışıklıktan sıyrılabilmek için zaman içinde evrim geçirmiş olması.

3) Aşı kapsayıcılığının yetersiz kalması.

Son dönemde yapılan araştırmalar 4. bir mekanizmayı daha ortaya çıkarmıştır: kullanımdaki ‘aselüler’ B. Pertussis aşılarını olmuş bireylerden çevreye asemptomatik bulaş.

METODLAR:

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Birleşik Krallık’ta (BK) görülen vakalar için damlacık analizi, Amerika’dan izole edilmiş 36 klinik B. Pertussis vakası için de filodinamik analiz tekniği kullanılarak, B. Pertussis bakterisinin asemptomatik (belirti vermeden) bulaştığını destekleyen kanıtlar elde edildi. Bunun akabinde bu bulgunun klinik, epidemiyolojik ve toplum sağlığı açısından doğurabileceği sonuçlar matematik modellemeyle incelendi.

SONUÇLAR:

Araştırmadan şu sonuçları elde ettik:

1) Amerika ve İngiltere’de gözlenen yaşa özel atak oranlarındaki değişimlerin zamanlaması, asemptomatik bulaşla tutarlılık arz ediyor;

2) Amerika’da görülen vaka serisini incelemede kullanılan filodinamik analiz, bakteri popülasyonunun genelinde, gözlenen enfeksiyon sayısının bakılarak yapılacak tahmini orandan daha yüksek oranda bir genetik çeşitliliğe işaret etmektedir, bu da asemptomatik bulaş ile uyuşan bir örüntüdür;

3) Asemptomatik enfeksiyonlar, aşının B. Pertussis görülmeyen haftalardan yola çıkılarak yapılan etkinlik değerlendirmelerinde sonuçların yanlı olmasına neden olabilir;

4) B. pertussis insidansında gözlemlenen artış, asemptomatik bulaşla açıklanabilir;

5) Henüz aşılanamayacak kadar küçük bebekleri, “kozalama” denilen ve bebeğe yakın temasta olan bireyleri aşılamak suretiyle korumaya çalışma yöntemi fayda vermeyebilir.

YORUMLAR:

Bahsi geçen diğer mekanizmaların da rolü yadsınmamakla birlikte, asemptomatik bulaş, B. Pertussis’in [boğmacanın] Amerika ve İngiltere’de yeniden başgöstermesiyle ilgili gözlemleri en iyi açıklayan mekanizma olarak öne çıkmaktadır. Elde edilen bu sonuçların yürürlükteki B. pertussis [boğmaca] aşı politikalarına önemli implikasyonları olmasının yanısıra, sürü bağışıklığı [toplumsal bağışıklık] oluşturma ve B. Pertussis’in (boğmacanın) eliminasyonu (ortadan kaldırılması) senaryosunu da güçleştirmektedir.

7. Pekala… Bu aşı korumuyor, daha fazla bulaşa neden oluyor, bari bu boşa vurulan aşılar zararsız olsa!

Şimdi, aselüler boğmaca aşısını geliştirme nedenleri tam hücre aşısından daha güvenli olmasıydı, peki o zaman ABD VAERS sistemine bildirilmiş ölüm vakalarına bakalım bir, bakalım gözü kapalı herkese 5’er dozdan bir takvim dolusu aşıyla birlikte çocuğun hayatının 2. ayından itibaren vurulacak kadar güvenli miymiş bu aşı.

ABD tam hücreli aşıyı kullanmıyor artık ancak başka ülkelerde halen kullanılmakta olduğu biliniyor, Türkiye’de yaşayanlarımız da lütfen çocuklarına vurdurdukları aşının tam hücre mi yoksa aselüler mi olduğunu kontrol etsinler.

VAERS veritabanına işte bu aşıyı hala kullanan ülkelerden gelen bildirimler de alınıyor, o yüzden buradan öğreniyoruz her iki aşı tipi hakkındaki verileri.

VAERS’teki 1990 – 2014 arasındaki verilere göre DTB aşısı için 768 ölüm vakası var; bunların 729‘u, (yani %95‘i) 3 yaş altındaki çocuklardan oluşuyor.

Aselüler versiyonu, DTaB için ise 1993 – 2014 arasında bildirilen 820 ölüm vakası var; yine, bunların %95‘i, yani 779‘unu 3 yaş altındaki çocuklar oluşturuyor.

Peki ama… bu şimdi nasıl “daha güvenli” bir aşı oldu?!

Hadi bunlar 3’lü karma halinde olan aşılar için, peki ya Türkiye’de de uygulandığı şekliyle bu süper Kombo/KARMA aşılarda durum nedir?

Pentacel; DTAB, IPA (polio) ve HiB aşılarından oluşuyor. Yani bir iki üç dört, toplam beş aşıdan oluşuyor, adı o yüzden “penta”cel.

Bu aşıdan 188 ölüm vakası var; 185‘i (yani %98.4‘ü) 3 yaş altı çocuklardan oluşuyor ve aşının piyasaya girişi yeni (2008!); 2008 – 2014 yılları arasındaki istatistikler bunlar.

– Pediarix; DTaB, HiB yerine bu defa Hep-B, ve polio aşılarından oluşan bir başka karma aşı.

296 ölüm vakası var; bunun 292‘si, %98.7‘si 3 yaş altı çocuklar.

Bu tip karma aşılarla ilgili genel olarak bilmemiz gereken şey şu; bu karma aşılardaki bireysel aşı adedi ne kadar fazlaysa, aşıya katılan ALÜMİNYUM miktarı da o denli yüksek demektir.

Örneğin bu Pediarix aşısını oluyorsa bebek, sadece tek dozda 850 mikrogram alüminyum alıyor demektir.

Aşı prospektüs, sf 14 – Doz başına 0.85 miligram yani 850 mikrogram alüminyum

İşin enteresan yanı, FDA – Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi enjeksiyonla verilen tüm diğer ilaçlar için tek seferde vücuda verilebilecek üst sınır belirlemiştir alüminyum için ve bu yönde uyarıyı tüm ilaçlarda görürsünüz, ancak aşılar için ne böyle bir güvenlik sınırı var ne de aynı gün içinde bir çocuğun doğrudan kas içine enjeksiyonla dolaşım sistemine aldığı toplam alüminyum miktarının aşılarda mevcut diğer metal, ağır metal ve kimyasallarla etkileşimi çalışılmış ve güvenli olup olmadığı değerlendirilmiş durumda!

Üstelik tüm bu aşı dozları çok kısa aralıklarla sistematik olarak tekrarlanmakta.

Aşılardaki alüminyum miktarları ve bunların mevcut bilgiler ışığında yarattığı tahribatla ilgili okuma yapmak için Dr. Sears’ın bu bağlantıdaki yazısını inceleyebilirsiniz.

İtalya’nın Bari Üniversitesi’nden Dr. Darjan Kandu’un aşı uygulaması ile yaratılan otoimmünitenin moleküler mekanizmasını, alüminyumun bundaki rolünü açıkladığı bu metni okuyabilir ve metin içerisinde de verdiği dersin video sunumuna bağlantıyı bulabilirsiniz.

 

KABAKULAK

Kabakulak aşısı birkaç açıdan önemli bizim için.

Birincisi, bu hastalık tarihin hiçbir döneminde kitlesel aşılama ile ortadan kaldırılması gerekecek şiddette ve tehlikede bir hastalık olmamıştır.

İkincisi, kabakulağı 3’lü kombo aşısı MMR/KKK- Kızamık, kabakulak, kızamıkçık aşısı olarak ABD’de ve neredeyse dünyada mutlak tekelinde bulunduran firma Merck, 2010 yılından beri kabakulak aşısının laboratuvar deneylerinde aşının koruyuculuk etkisini %95 gösterebilmek için hileli antikor seviyeleri bildirmek suçlamasıyla bizzat kendi virologları ile mahkemeliktir.

Dünyanın en şaibeli, doktorların ve ailelerin tekli kızamık aşısı talebine rağmen senelerdir salt tekeli kaybetmesin diye bu İtalya ve ABD’de otizme yol açtığı nedeniyle mahkeme kararıyla ailelere tazminat ödenmiş aşı dünya popülasyonuna dayatılmakta. Oysa senelerden beri yüzlerce hatta binlerce kişilik küçük çaplı salgınlar başta ABD’de olmak üzere görülmekte, ihbarcı virologların ortaya çıkmasından çok önce aşının kabakulak kompanentinin “etkisini zamanla kaybettiği” resmi otoritelerce de dillendirilmekte, hatta tam da bu yüzden ABD’de MMR aşısı üniversite girişte 3. doz olarak gençlere önerilmekte, bazı üniversitelerde ise kayıt için şart koşulmakta.

CDC’den 2014 yazı sonunda ortaya çıkarak MMR/KKK aşısının olunma yaşının otizm gelişimi ile doğrudan bağlantılı olduğunu gördükten sonra bu sonucu saklamak üzere dönemin CDC şefi [şimdi ise MERCK aşı departmanının başı] Jullie Gerberding’in tamamen bilgisi dahilinde veri tahrifatı yaptıklarını itiraf eden William Thompson’ın beyanatları ise yıllardır bu aşıdan sonra çocuğu çeşitli şekillerde zarar görmüş ebeveynlerin en başından beri haklı olduğunu, devletin ise kendi dayatmaları ile oluşmuş bu zararı kabullenmeleri imkansız olduğundan suçu her şekilde örtbas edip saklamaya çalıştığını ve çocukların her geçen gün bu tehlikeli ve işe yaramayan aşıdan dolayı zarar görmesine bilerek göz yumduğunu görüyoruz.

Aşı gerçekten de çok iyi koruyor, salgınları önlüyorsa o zaman tamam, birtakım yan etkileri olsa da bunu göze alabiliriz, faydası zararından fazla diyebiliriz. Fakat aşı KORUMUYOR ve/ya bu hastalık zaten öyle tehkikeli/ölümcül bir hastalık filan da değil ve fakat aşının ciddi riskleri ortadaysa o zaman bu aşının önerilmesi (bırakın zorla dayatılmasını!) tıbben dayanaksız, potansiyel riski faydasından fazla ve oluşacak hertürlü zararda aşıyı dayatanlar ve uygulayanlar suç işliyor demektir.

MMR/KKK aşısı bu şartları fazlasıyla karşılıyor biliyoruz ki. Sadece ABD’de bugün her 28 erkek çocuktan 1’e yükselen Otizm salgınındaki payını bile bir yana bırakacak olsak, bu aşı için VAERS’te 2003 ve 2015 arasında en az 98 ölüm ve 694 de beyin özrü bildirimi var. Ve hep dediğimiz gibi, en iyi ihtimalle %1’ veya 10’u bildirildiğine göre bu hasarların, gerçek rakamlar 980 ölüm ve 6,940 beyin özrü civarı olmalı. Ki bizzat CDC’nin açıklamasına göre kabakulaktan ölüm riski “aşırı zayıf” ihtimal ve “reelde” son yıllardaki binlerce(!) kişilik kabakulak salgınlarından kimse ölmüş de değil ABD’de. Açıkça, aşısı hastalıktan ÖLÜMCÜL.

Merck’ün KKK aşısı ürün bilgisinde yer verdiği aşı “yan etkileri” için buraya bakınız.

2017 yılında Amerika’da KKK aşısını üreten TEK firma olmasının 50. yılını kutlayacak olan Merck’ü dava eden virologların mahkemedeki ifadesi şöyle:

“Bu olayın asıl kurbanı, her yıl kendilerine yeterli korumayı sağlamayacak bir aşıyı olup duran milyonlarca çocuktur,” ve her ne kadar ABD’nin federal sağlık bürokratları bu hastalığın şimdiye kadar eradike edilmiş olması gerektiğini ifade ediyor olsa da, “Merck’ün aşısı yüzünden bu hastalık halen görülmekte, hatta önemli çapta salgınlarla birlikte hastalık görülmeye devam etmektedir.”

Bu dava halen devam etmek bu arada … ve derken bu sene hayli ironik bir gelişme daha yaşanıyor.

Tüm ABD’de haber kanalları Harvard Üniversitesi’ndeki “salgın”ı konuşuyor. Evet, 2016 şubatında 2 kabakulak vakası tespit ediliyor üniversite kampüsünde ve 1 ay kadar önce vaka sayısı 40’a ulaşıyor ve hatta mezuniyet töreninin ertelenmesi gündeme geliyor.

Bu noktada Dr. Russell Blaylock’un veciz sözlerini hatırlayalım tekrar:

“Hastalıktan korunmada aslolan antikor seviyelerinden ziyade hücresel bağışıklıktır ve aşılama aksine, vücutta hücresel bağışıklığın azalmasına neden olur.”

Nörolog Blaylock ayrıca araştırmaları sonucunda aşılar hakikaten herhangi bir koruma sağlıyorsa dahi bunun son derece kısıtlı ve kısa süreli olduğunu ifade ediyor.

Ve gördüğümüz üzere çocuklukta 2, üniversite girişte de 1 doz aldıkları MMR/KKK aşısına rağmen yatakhanede kalan gençler bu basit çocukluk çağı hastalığına yakalanmaktan kurtulamıyor.

Oysa bugün anne-babalara kabakulak aşısını çocuklarına neden yaptırmaları gerektiğini açıklarken ne diyor sağlıkçılar? “Aman aşılatın, ileride ergenlikte kabakulağa yakalandığı takdirde ağır geçirir çocuğunuz, erkekse kısır kalır,” değil mi? ABD’de son 20 yıldır istikrarlı şekilde başgösteren kabakulak salgınları incelendiği takdirde bunun tüm nüfus grubunda, fakat özellikle lise ve üniversite çağındaki gençlerde görüldüğü ve aslında kabakulağın “eradike edilebilmesi” için ulaşılması gereken sürü bağışıklığı oranlarının çok çok üstünde aşılanma oranları sağlanmasına ve hatta üniversite girişte gençlere bir KKK dozu daha(!) öngörülmesine rağmen(!) hala kabakulak “salgınları”nın oluştuğu görülür ki bu da aşının virologların da iddia ettiği gibi kişileri hastalıktan koruma özelliğine sahip olmadığını gösterir.

Harvard’la ortaya çıkan ironi ise kabakulağın sadece aşılanmışlarda ortaya çıkmış olması. Aşılılardan aşılılara(!) mütemadi bulaş varken hangi sürü bağışıklığından bahsediliyor, hakikaten anlamak güç! Bırakın korunmayı, bizzat hastalık vektörü görevi görüyor aşılılar!

Üstelik bahsi geçen salgın, aralarında bu salgında kendilerine koruma sağlamayan aşının üreticisi firma da olmak üzere pekçok ilaç firmasından dudak uçuklatacak meblağlarda fon aldıkları için kendi öğrenci bünyesinden “F” alarak etiten sınıfta bırakılmış Harvard Tıp Fakültesi’ni vuruyor.

Sadece bir yıl zarfında Harvard Tıp Fakültesi dersler ve araştırma projeleri için tam 11.5 MİLYON dolar alıyor ilaç firmalarından. Ülke çapında fakülteleri ilaç endüstrisinden ne kadar bağış aldıklarına göre punalayan ve sıralamaya koyan Amerikan Tıp Öğrencileri Birliği de Harvard’a bu yüzden en düşük not olan “F” veriyor.Öğrencilerden aldıkları kırık nottan daha da vahimi, Harvard’ın kendi fakülte mensuplarının beyanatı: 8900 profesör ve öğretim üyesinden 1600’ü “araştırma projelerini ve verdikleri dersi etkileyebilecek şekilde ilaç firmaları ile ya bizzat şahsen ya da akrabaları dolayısıyla bağlarının bulunduğu”nu itiraf etmiş durumda ve bunlar arasından 130’u (KKK üreticisi) MERCK, 149’u da Pfizer ile maddi çıkar ilişkisi içinde. Harvard öğretim kadrosunun neredeyse %20’si ediyor bu.

Harvard Tıp Fakültesi öğretim üyelerinin bazıları örneğin firmaların ürün tanıtımı için yaptıkları konuşma ve firmalara verdikleri danışma hizmetleri için aldıkları ücretleri beyan etmek zorunda da değil, üstelik firmalardan gelecek biletler, yemekler, seyahatler vb hediyeler için belirlenmiş bir üst limit de yok.

Harvard’ın immünoloji laboratuvarının yönetimini üstlenmiş eski bir hoca örneğin görev süresi boyunca aynı anda Bristol-Myers Squibb adlı ilaç firmasının yönetim kurulunda da görev alıyor. Harvard’da immünoloji kendisinden sorulurken firmadan tam 270,000 dolar maaş alıyor.

Sonuç olarak, Harvard Tıp Fakültesi’nde aşılı öğrenciler arasında başgösteren bu salgın hiç şaşırtıcı değil, zira bu konuda biraz araştırma yapmış okuyucular bilir, aşılar güvenli, etkili ve uzun süreli koruma sağlamaz hastalıklara karşı. Fakat gözden kaçırılmaması gereken şey, bu hastalıklar için doğru dürüst hiçbir korumanız olmamasına rağmen aşının prospektüste yazan “yan etki” riskini 2 – 3 defa almış oluyor ve bu hastalıklardan ölen kalan kimse olmamasına rağmen aşısı KKK’dan (en muhafazakar rakamlarla) 980 kişinin hayatını kaybettiği gerçeğinin gözünün içine bakarak çocuğunuzun hayatıyla kumar oynuyorsunuz.

POLIO

Polio virüsü fabrikasına dönüşmüş bağırsaklarıyla aramızda dolaşan kaç kişi var ve Türkiye’de kanalizasyon sistemleri aşı kaynaklı mutant polio virüsü ihtiva edip etmediği açısından denetleniyor mu?

Bu soruyu niye sorduk? Şu yüzden…

İngiltere’de çocukluğunda (5, 7 ve 12. aylarda) 3 doz zayıflatılmış canlı polio aşısını aldıktan sonra 7 yaşında önerilen pekiştirme dozunu da alan bir kişinin 30 yıl sonra dışkı örneğinden yüksek seviyede canlı polio virüsü çıkıyor.

İmmün sistemini baskılayan bir rahatsızlığı olan bu kişide bağırsaklardaki virüsleri öldürme kabiliyeti bulunmuyor. Dışkıda oldukça yüksek seviyede polio virüsü bulan araştırmacılar bu kişinin 28 yılı aşkın zamandır kakadan etrafa canlı polio virüsü saçtığını söylüyor. Ve aşıdan aldığı virüs hayli mutasyona da uğramış durumda vücutta haliyle ve artık “zayıf” filan değil, doğrudan felce götürebilecek düzeyde aktif, mutant bir virüse dönüşmüş durumda ve bu kişinin 30 yıl boyunca yarattığı bu tehlikeden haberi dahi yok, poliodan aşılarla korunduğunu, sürü bağışıklığına da hizmet ettiğini(!) zannediyor.

Bu kişinin bağırsaklarındaki enfeksiyonu sağlıklı insanlardan aldıkları kan plazması ile tedavi ediyorlar.

Bu açıklamaları yapan bilimciler, aşılardan kaynaklanan ve fazlasıyla mutasyona uğramış polio virüs suşlarının yakın zamanda Slovakya, Finlandiye, Estonya ve İsrail’in kanalizasyon numunelerinde saptandığını belirtiyor. Bunların hepsinde “iVDPVs”, yani “immünyetmezlikli kişilerden bulaşmış aşı orijinli polio virüsleri”nin (vaccine-derived polio viruses from immunodeficient individuals) parmak izlerine rastladık diyorlar. Ve tabii ülkelerin kanalizasyon sistemlerinde ileri sürveyansa geçilmesi gerektiği yönünde uyarıda bulunuyorlar.

O zaman soruyoruz. Var mı Türkiye’de böyle bir sürveyans?

Temas Bağışıklığı Nedir Bilir misiniz?

ABD’nin peşpeşe açılan davalardan sonra OPA’yı bırakıp IPA’ya geçmesine neden olan durumdur bu. Şöyle ki:

Canlı ve zayıflatılmış virüs aşılarını olan kişilerin dışkıları veya vücut sıvılarıyla temas eden aşılanmamış kişilerin bu yolla “bağışıklanması” sağlanıyor. Ve ABD devleti, 30 sene boyunca halka ‘çocuğunuzun olduğu aşıdan polio kapabilir ve bazı durumlarda felç olabilirsiniz’ bilgilendirmesini yapmadan, kendi aklınca bebekler vasıtasıyla toplumdaki yetişkin popülasyonu da pasif olarak bağışıklıyor. Ucuz ve uygulanması kolay olmasının yanında OPA’nın en büyük tercih sebebi işte bu!

‘Aydınlatılmış rıza’ hakkınız hukuksuzca gaspedilmiş oluyor.

CDC’nin polio aşısı ile ilgili bilgilendirme metnine bakalım:

Bir doz OPA almış çocukların dışkısından 6 haftaya kadar aşıdaki canlı polio virüsü yayılabiliyor [SHEDDING]. Maksimum ‘shedding’, aşılamadan sonraki 1-2 hafta içinde görülüyor, özellikle de de ilk dozdan sonra oluşuyor bu. Aşıyı olan bireylerden, bunlarla temas halindeki kişilere aşı virüsü geçebiliyor. Aşılı kişinin kakasıyla temas eden bireyler aşı virüsü ile enfekte olabiliyor.”

“Bu aşıları olmuş kişilerle temas eden kişilerin %25’inin bu yolla “bağışıklandığını” belirtiyor meşhur Paul Offit [Offit, Paul A. (June 2010). “Polio Vaccine”. The Children’s Hospital of Philadelphia. Retrieved 18 August 2010.] Ancak pasif yolla kazanılmış bu bağışıklığın, sürü bağışıklaması ile korumaya çalıştıklarını iddia ettikleri vücut mukavemeti düşük, bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde çok ağır, hatta ölümcül sonuçlara yol açabileceğini halka söyleme gereği duymuyorlar!

ABD’de ACIP’in 2000’de terk ettiği bu tehlikeli aşı (OPA), bugün 3. dünya ülkeleri ile birlikte Türkiye’de de kullanılmaya halen devam ediliyor mu acaba?

Gelin şimdi şu haber dizgisine bakalım.

Önce Ukrayna’da aşı (OPA) kaynaklı felç vakaları görülmeye başlıyor.

Yıllardır poliosuz olan ülke DSÖ’nün baskısıyla aşı uygulamaya başlıyor ve çocuklar aşıdan felç geçirmeye başlıyor.

Aileler haliyle bu durumdan rahatsız ve aşıya çekinceli yaklaşıyorlar ancak sorunun çözümü olarak DSÖ bu defa “az aşıladınız da ondan bu felçler oldu, herkesi aşılasaydınız kimse kimseye bulaştırmayacaktı” diyerek uluslararası baskı oluşturuyor ülke üzerinde.

Ve bir bakıyorsunuz, Türkiye’de medyada hiçbir şekilde haber dahi olmayan muazzam bir olay yaşanıyor:

Türkiye’nin uğruna mutat kutlu aşı kampanyaları düzenlediği OPA aşısını tehlikeli diye imha kararı çıkıyor!

18 Nisan 2016 tarihli NPR haberi; o hafta içinde Türkiye’de de milyonlarca doz kullanılan OPA, yani ağızdan verilen canlı Polio virüsü aşısının tüm dünyada aynı anda imha edileceği, yerine daha güvenli ve uygulandığında vücutta mutasyona uğrayıp yepyeni polio vakaları yaratma riski daha az olan bir aşıya geçileceğini söylüyor.

WALTER ORENSTEIN, dünyanın bir numaralı aşı merkezi Emory Vaccine Center (Emory Aşı Merkezi)’nde direktör olan isimden gelen açıklamalara göre, tüm ülkelerde Polio aşısındaki bu değişim için AYLARDIR eğitim uygulanmaktaymış ve sağlık çalışanları şu anda halen “etkili ve güvenli” olduğu teminatıyla kampanya kampanya ülkemizde uygulanmasına devam edilmekte olan bu aşıyı kaynatma, yakma ve hatta gömme suretiyle nasıl yok etmeleri gerektiği konusunda meğerse aylardır eğitim görmekteymiş?!Hatta bebek ve çocukların vücutlarına en aşağı 5-6 doz verilmesinde şu ana kadar hiçbir sakınca görmeyen sağlık yetkililerinin bu “zararsız” aşıyı doğru şekilde imha edip etmediklerini denetlemek üzere de onbinlerce denetmen görevlendirilmiş?

UNICEF’te “bağışıklama” operasyonu başkanı Robin Nandy de yaptığı açıklamada diyor ki çoğu ülkede (Türkiye’de de) canlı virüs ihtiva eden polio aşıları kullanılıyor, şimdi bu virüs zayıflatıldı, böylelikle insanları artık hasta etmeyecek …

 Evet, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir operasyonla yakıp, kaynatıp, gömüp kurtulmaya çalıştığımız “güvenli” aşımız poliodaki virüsün mutasyona uğrayıp bizzat polio’ya yol açabildiğini bir kez daha itiraf ediyor Nandy ve fazlasıyla muhafazakar olduğunu bildiğimiz örnek rakamlarla durumu açıklıyor:

Geçtiğimiz sene dünya 100 yeni polio vakası görmüş, bunların 30 kadarı “eski” aşıdaki mutant virüs suşlarından kaynaklanmış, yeni aşıda da canlı virüs varmış, fakat bundaki çok daha az mutasyona uğruyormuş, o yüzden de eskisinden %90 daha az polioya yol açacağı düşünülüyormuş.

Hindistan’da Bill & Melinda Gates Vakfı inisiyatifiyle yürütülen OPA – ağızdan polio aşılaması sonrasında bir Hintli çocuk.

FAKAT diyor Nandy, bu yeni aşı polio tiplerinden birine karşı koruma sağlamıyormuş ve o tip de dünyanın 15 sene önce “eradike ettiği” polio virüsü tipiymiş. O yüzden de işte bu binlerce klinikte saklanan “eski” polio aşısı flakonlarının tümüyle imha edilmesi elzemmiş. Edilmezse, yeni aşıyla “korunmadığımız” tip polio virüsü dışarı sızabilir ve 1999’dan beri “görmediğimiz” tipte polio vakaları yeniden başgösterebilirmiş!

Nandy eski polio aşılarından dışarıya sızma ihtimalini zaten beklediklerini ve bu duruma ivedilikle müdahale etmek için önlemlerini de aldıklarını ifade etmiş! Bu koca eradikasyon fiyaskosuna rağmen Sn. Nandy halen daha bu riske girmeye değer olduğunu, çünkü polio yeryüzünden birgün silinecekse eğer, ÖNCE AŞININ POLİO YAPMAYACAĞININ GARANTİLENMESİ GEREKTİĞİNİ söylemiş.

Tarihin en büyük, global çaptaki aşı imha operasyonu ile ilgili T.C. Sağlık Bakanlığı’ndan kamuoyuna herhangi bir açıklama gelmiş mi?

Suriyeliler bahane edilerek kampanya üzerine kampanya düzenlenen ülkemizde bu “bilimsel” bilgiler ışığında son 5 senede kaç adet OPA aşısı uygulanmış ve bunun sonucunda kaç çocuk veya bireyde POLİO vakası oluşturulmuş, devletin yürüttüğü kampanya sonucu oluşturulmuş bu vakaların tedavisi yine devlet tarafından mı karşılanmış, vakaların kaçta kaçı tedaviye yanıt vermiş kaçta kaçında sekel kalmıştır?

“Eski” (aslında belki de bugün Türkiye’de stoklar bitinceye değin hala kullanımda tutulan) bu aşıyla ilgili sorun AYLARDIR bilinmesine, imha için personel aylardır eğitilmesine rağmen bir yandan ebeveynlere çocuklarına bu bizzat polioya yol açtığı bilinen aşıların uygulanması için baskı yapılmasını ve hatta kanuni düzenlemelerle bu aşının da aralarından bulunduğu birtakım aşıların zorunlu hale getirilmeye çalışılmasını Sağlık Bakanlığı ve Aşı Bilim Kurulu nasıl açıklamaktadır?

Türkiye Mayıs’ta uygulanacağı bildirilen bu POLİO AŞISI İMHASINI gerçekleştirmiş midir?

Bizde aşılar yakılmış mıdır, kaynatılmış mıdır yoksa gömülmüş müdür?

Gömüt alanları işaretlenmiş midir, sözümona Polio’yu eradike etmiş bu tarihi ve efsanevi aşının gömüldüğü yere bakanlık anıt da dikmeyi düşünür mü?

Ebediyete uğurlanan “eski” polio aşısının ruhu (hastalık yapan polio suşu) acaba topluma ileride musallat olur da oradan buradan bu toprağa karışmış polio virüsü ile felç geçirenler olur mu, bunlar için devletin aldığı tedbirler nelerdir?

Bitmeyen aşı efsanelerinin bir başka bölümünde yeniden görüşmek üzere…

Yorumlar