3 kuşak diş hekimi bir aileden geliyor doktor David Kennedy.

Uluslararası Ağız-Diş-Çene Tıbbı ve Toksikoloji Akademisi‘nin eski başkanlarından.

Diş tedavisinde kullanılan materyallerin insan bedeniyle uyumu konusunda Dünya Sağlık Örgütü, Avrupa merkezli Amerikan Diş Hekimleri Derneği, Alman BGD grubu da dahil olmak üzere tüm dünyada seminer ve eğitimler veriyor.

1996’da Budapeşte’de flor kullanımı üzerine düzenlenen Uluslararası Florür Araştırmaları Derneği’nin konferansında, 1997’de de Kanada Diş Hekimleri Birliği’nin Toronto’da florür damlaları ve tabletlerinin kullanımı ile ilgili düzenlediği kongrelerde sunum yapıyor.

Sizlere Dr. Kennedy’nin Amerika’da tüm ülkeye, fakat en başta küçük çocuklara zarar verdiği bilinmesine rağmen devlet, endüstri ve meslek odalarınca korumaya alınan resmi bir halk sağlığı uygulamasını, içme suyu florlemesini anlattığı ödüllü belgesini Türkçe altyazılı olarak sunuyoruz.

Bu bir saatlik filmde tertipler, üstü örtülen gerçekler, sağlık kayıpları, yerle bir olan kariyerler göreceksiniz. Bu toksik gerilim filminde baş şüpheli olarak florür bileşiklerini; dönen tezgahta işbirlikçiler rolünde de endüstri, askeriye ve halk sağlığı camiasını izliyoruz. Florür toksisitesi üzerine dürüst bir tartışma ve gerçek bir tahkikate kimler, neden izin vermiyor?

Gelin hep birlikte izleyelim…

(Not: Altyazı seçeneğini açmayı unutmayınız)

 

Flor Skandalı – Bir Amerikan Tragedyası

1950’lerin Floridasyon Propaganda Filmi
[Floridasyonla Daha Sağlıklı Çocuklar Yetiştirilecek]

Floridasyon sayesinde çocuklarımız daha sağlıklı ve daha mutlu olacak.

Reyimiz olmadan florlemeye hayır!
[İznim olmadan beni florleme!]

Ve şimdi konuşma yapma sırası Anohka Venugopal’de…

–New York eyaletinden 5. sınıf öğrencisi Anohka Venugopal–

Proje olarak sınıfça florde karar kıldık çünkü florle ilgili her şeyi bilmek istiyorduk.
İtiraf etmem lazım ki ilkin suların florlenmesi konusuna yaklaşımım ‘olsa da olur olmasa da’ şeklindeydi.
Fakat sene boyunca florle ilgili öğrendiklerimiz arttıkça, artık suyumuzdan florün çıkartılması yönünde fikir bildirmek için hiçbir fırsatı kaçırmaz oldum.
Florün osteoporoz (kemik erimesi), doğum kusurları, dental floroz (dişte flor zehirlenmesi), iskelet florozisi ve başka sorunlarla ilişkisinin gösterilmiş olduğunu öğrendim.

“Bize sorulmadan (rey hakkı olmadan) sular florlenemez.”
“Günde birkaç yudum flor bizi doktordan uzak filan tutmuyor.”

Bunlar tasarımını sınıf arkadaşlarımın yaptığı amblemlere yazdığımız sloganlardan.
Belki şu an sizler de takıyorsunuz bunlardan.
Hazırladığımız bu ufak politik el işleri, flor suyumuza eklensin mi eklenmesin mi sorusunun yanıtı ararken ortaya koyduğumuz çalışmaların yalnız küçük bir kısmını sembolize ediyor.
Bu süreçte araştırmalar yaptık, anketler hazırladık, flor katılmış suyun bitkiler, yumurta kabukları, tavuk kemikleri ve daha pekçok şey üzerindeki etkisini gözlemlemek üzere bilimsel deneyler yaptık ve

SODYUM FLORASETAT hakkındaki gerçek nedir, bulmaya çalıştık.

Flore karşı verdiğimiz mücadelede bizleri destekleyin ki kazanabilelim.
Dilediğimiz zaman gidip florlü diş macunu rahatlıkla alabiliyorsak şayet, suya flor katılmasının daha ne manası var?
Bu “İLACI” suyumuzda isteyip istemediğimiz bize sorulmuyor dahi!

Ve son olarak da, sağlık sorunlarına yol açabildiği bilinen florü niye içmemiz isteniyor ki?
İçme suyundaki florün bugün burada yasaklanması için verdiğimiz mücadeleye siz de katılın.

-Kentucky Üniversitesi’nden Prof. Boyd E. Haley-

1 yaş altı bebek ölümlerinde şu an 42. sıradayız, yani bebeklerini hayatta tutmayı daha iyi beceren en az 41 ülke var ABD’nin önünde demek oluyor bu.
Eskiden yaşam süresi sıralamasında ilk 3’teydik halbuki…
Liste başı 4 ülkenin bebek ölüm oranlarına baktığınızda– İsveç, Finlandiya, Singapur ve diğer bazı ülkeler bunlar–,
bunların oranlarını ABD’deki ölüm oranından çıkarttığınızda bizim 3’te 1’imiz kadar olduklarını görürsünüz.
Şöyle düşünün; İsveç’teki oranlara sahip olsaydık, ABD genelinde her yıl kaybettiğimiz bebeklerden 18,000’i hayatta kalmış olurdu.
İzinleri olmadığı halde sularına flor katıldığını söyleyerek ilginç bir noktaya temas ediyor çocuklar.

-Peter F. Vallone Jr., New York Belediye İl Meclisi Üyesi-

Ben sağlığa sakıncaları üzerinde duruyorum burada fakat düşünecek olursak aslında işin esası, HALKA İSTEĞİ DIŞINDA ZORLA İLAÇ DAYATILMASIDIR, sırf devlet öyle dedi diye yapılan bir uygulama bu.
Sırada ne var? Yeterince mutlu değil bunlar, biraz da Zanax koyalım sularına mı diyecekler?
Yapabiliyorlar ya, devlet erki bunlarda ya….
Kabul edilir şey değil bu.
Florlemeyi savunanlara bir bakın, hepsi ya devlette çalışıyor ya da devlet tarafından desteklenen bir endüstri veya örgütte…
Çok havalı isimlere sahip örgüt veya kuruluşlar bunlar ve baktığınızda hepsi de ya ilaç endüstrisi ya da devlet destekli örgütlenmeler.

-Uluslararası Ağız Tıbbı ve Toksikoloji Akademisi’nden Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı David Kennedy-

İçme suyunun florlenmesi bir tertip değil, devletin resmi politikasıdır. ABD’deki EPA (Çevre Koruma Dairesi) ve FDA (Gıda ve İlaç Dairesi) tarafından koruma altında tutulan bir uygulamadır.
Hastalık Önleme ve Kontrol Dairesi (CDC), ABD Halk Sağlığı Kurumu, Amerikan Diş Hekimleri Birliği ve Amerikan Tıp Birliği tarafından desteklenip yürütülmekte olan bir politikadır bu.
Tehlikeli atık kategorisindeki bir kimyasalı alıp suyumuza katıyorlar, çünkü ellerinde kurtulamaları gereken tonlarcası var.
Bu uygulamanın geçerli tek nedeni yok, ülkenin sağlığına katkı manasında hiçbir işlevi yok, ve bana kalırsa ulusumuzun dokusunu yok etmekle meşgul.

-Florlü İçme Suyu Standardı-

-Robert Carton, PhD, ABD EPA’dan emekli bilimadamı-

1985’in Nisan ayında bir gün Washington’daki devlet su işleri binasının doğu kanadındayım.
Bu içme suyu florleme standardını yazmakla görevli arkadaşım durdurdu beni koridorda ve canı cidden çok sıkkındı, zira o standardı litre başına 2 miligram olarak koymak istiyor, bunun izahı kolaylıkla mümkün bir seviye olduğunu düşünüyor, diğer yandan üstleri seviyeyi 4’e çek diyorlar.
Direktörün odasına çağrılıp ne yapacağı söyleniyor kendisine.
Şimdi gidip, elindeki bilimsel dokümanı daha yüksek bir rakamı mazur gösterecek şekilde değiştirmesi lazım yani.
İşin başında suda olması düşünülen flor seviyesi bugünkü değerin YARISI yani.
Ben de sonradan yaptığım uzun araştırmalar sonucu aslında bundan da çok çok daha az olması gerektiği sonucuna ulaştım.
Umarım Milli Bilimler Akademisi’nin raporuna da geliriz daha sonra fakat ııı…. yalan söylemesi için nasıl baskı gördüğünü benimle paylaştığında, konuyla şahsen ilgilenmeye başladım ve bunu bayrak açıp ifşa etmeliyiz, belki böylelikle insanların dikkatini çeker, kurum içi iklimde değişiklik yaratabiliriz diye düşündüm.

Bu konuda bir şeyler yapmak adına idari üstümüze mektup üzerine mektup yazdık fakat hiç dikkate dahi alınmadı bunlar, hiçbirine yanıt dahi alamadık, adeta yokmuşuz gibi davranıldı.

– J. William Hirzy PhD, eskiden EPA’de çalışmış üst düzey bilimadamı –

Kurumun içme suyundaki flor standardını 4 ppm (milyon su birimi başına 4 birim flor) olarak belirlemek istediğini öğrendiğimizde konuyu araştırmaya başladık, bunun için de kurumun alacağı kararı dayandırdığı bilimsel verileri gösteren ‘kriter belgesi’ne baktık.
Birkaç nokta dikkatimizi çekti:

1. Bu belge sözleşmeli birine hazırlatılmıştı, EPA’nın kendi çalışanlarına değil.

2. Toksisiteyle ilgili kritik önemdeki birtakım noktalara değinen epey bir veri gözardı edilmişti:

Salt bu uygulamaya bağlı oluşacak yüksek ‘Dental Fluoroz’ insidansı değil, kriter belgesinde MUTAJENİSİTE (Genetik değişim meydana getirebilme yeteneği) ve KARSİNOJENİSİTE’yi işaret eden verilerin de nedense yer almadığını gördük.

Dr. Carton’la beraber dönemin içme suyu dairesi başkanını görmeye gittik ve bu kriter belgesini hazırlayanlar gelsinler, tıpkı Dr. John Yiamouyiannis’in daha önce yaptığı gibi bize bir seminerle bu belgede öne sürdükleri sonuçları tam olarak neye dayandırdıklarını açıklasınlar dedik.

İçme suyundan sorumlu kişi “Yo yo yo, unutun böyle bir şeyi” diye yanıt verdi.
“Raporun sunumundan sonra yorum için belirlenen süre sona erdi bile, bu dava kapandı, açılmayacak da bir daha” dendi.

İşte ulusal su floridasyonu ve EPA’nın tam olarak nasıl bir suça karışmış olduğu ile ilgili günümüzde de devam etmekte olan şüpheli atmosfer O noktada oluştu..

Kurumun bilimsel verileri düzgün bir değerlendirmeden geçirmeyeceği böylelikle anlaşıldıktan sonra, o sırada EPA’ya bu içme suyu standardı nedeniyle dava açmış bulunan ‘Doğal Kaynakları Koruma Konseyi’ bizlere ulaşarak, davada kullanılmak üzere “uzman müşavir” (amicus curiae)” hülasası yazıp yazamayacağımızı sordular.
Sizler bilimsel kısmını hazırlayabilirseniz biz de hukuki tarafını hallederiz dediler, biz de “elbette” diyerek kabul ettik.
Uzman müşavir olarak mahkemeye sunulacak belgenin bilimsel kısmını neredeyse olduğu gibi Dr. Carton kaleme aldı.
Nora J. Chorover adlı harikülade parlak bir avukat hanımla çalıştık belgenin hazırlanması için.
Birlikte uzman müşavir beyanatını yazdık, burada genel itibariyle anlattığımız şey, kurumun (EPA’nın) insanların güvenle alabileceği flor dozunun ne olduğunu belirlememiş olduğu idi.
İnsanlar ne kadar su tüketiyor veya florün olumsuz etki göstereceği en düşük doz nedir gibi mantıken sorulması gereken ancak kurumun belirlemediği tüm argümanları ortaya koyduk.
Hukuken sorumlu tutulamasınlar, başları derde girmesin diye mevzuatta özellikle net, spesifik bilgi vermekten kaçınmışlardı.
Fakat Colombia bölge idare mahkemesindeki 3 yargıç, hazırladığımız belgenin mahkemeye sunulmasına izin vermedi.
Mahkeme başvurumuzu kabul etseydi, o standard kesinlikle gün yüzü göremezdi.
Çünkü hikayenin ne olduğunu bilen kişilerdik biz; bizzat kurumda çalışan ve o standardı ortaya koymak için kurumun bizzat danışıp görevlendireceği uzmanları temsilen ifade verecektik.
Yani aslında herhangi bir şekilde kendi çalışanlarını sürece dahil etmiş olsaydı EPA, o standart hayat çıkmazdı.
O yüzden de mahkeme ifademize izin vermedi işte.
Bir çatışma çıksın ortaya istemediler herhalde…
Ancak tabii onlar böyle yapınca da hakikatler hiçbir zaman ortaya çıkamamış oldu.

EPA, Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanlığı’nın Ulusal Su Floridasyon Programı’na ters düşmemek, zorluk çıkarmamak için hakikaten büyük mücadele veriyor.
Sadık federal askeri oynamak istiyorlar.
Çıkıp flor için asıl uygun standardın milyon partikülde 1’in çok çok altında(!) olduğunu açıkladıkları takdirde kaçınılmaz olarak altında kalacakları siyasi baskıdan ve alacakları yoğun eleştiriden çekiniyorlar.
EPA böyle bir şey yaptığı takdirde ortada ulusal su floridasyon programı diye bir şey kalmaz zaten, çünkü ülkenin çevre sağlığı konusundaki baş kuruluşu bir şey derken, Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanlığı başka bir şey diyemez.
Onun yerine ne oldu? EPA çıkıp şimdi adına ‘maksimum kirletici seviyesi hedefi’ denilen milyon partikülde 4 birimlik uydurma flor seviyesini sağlık standardı olarak koydu.
Şimdi ülkenin her yerinde su floridasyonu taraftarları ta 1986-86’dan beri çıkıp, e ama bakın, EPA 4 ppm’ye her şekilde güvenli diyor, sizin suyunuza 1 ppm’lik flor eklememek için geçerli ne gibi bir nedeniniz olabilir ki diyebiliyor.
EPA bu şekilde federal yapılanma içindeki güçlere yaranmış oluyor işte.

Dr. Bill Marcus‘tan bahsetmenin vaktidir bu noktada, çünkü kendisi İçme Suyu Dairesi’nin baş toksikoloğu idi.
Devletin flor-kanser ilişkisini araştıran bir çalışma yaptırdığını ve bunda sonuç bölümünde verilen çıkarımların çalışma verileriyle ÖRTÜŞMEDİĞİNİ fark ediyor Dr. Marcus ve konunun araştırılması için tahkikat talebinde bulunuyor.

[Dr. Marcus: “Slaytları kendimiz bilimsel açıdan değerlendirmeli ve revize edilmiş florür mevzuatı için kendi çıkarımlarımızı yazmalıyız.”]

Daha sonra raporu bana iletti ben de bunu basına sızdırmamda bir sakınca olup olmadığını sordum kendisine ve hayır, yok cevabını aldım.
Ben konuyu basına aksettirdim, Dr. Marcus kovuldu.
Çok üzgünüm hakikaten… Evet doğruyu yaptı bunu ifşa etmekle, buna seviniyoruz ancak başına açılan işlerden dolayı insan hakikaten üzülüyor, iki buçuk sene iş bulamadı mesela.

– William Marcus PhD, EPA’dan emekli üst düzey bilimadamı-

Benim işim üstlerime doğruları sunmaktı.
Onların işi ise bunlarla ne yapacaklarına karar vermek.
Görev tanımları bunu gerektirir.
Gönderdiğim şirket içi yazışmanın muhatapları arasında mesai arkadaşım Rob Carton da vardı, ki kendisi kurumun flor incelensin diye oluşturduğu komitede görevliydi.
Bu salt İçme Suyu Bürosu’nu değil, tüm grupları ilgilendiren bir konuydu.
Kendisi bu memo’yu kamuoyuyla paylaştı ve Roberta Vasquez’e bunun ne manaya geldiğini anlattı.
Bir akşam evde oturmuş televizyon seyrederken bir de baktım ki benim bildirim, TV’de ondan bahsediliyor.
Bütün yaşadığım problemler işte bu noktada başlamış oldu.

ADA (Amerikan Diş Hekimleri Birliği),
Milli Bilimler Akademisi,
Amerikan Tıp Birliği
Amerikan Pediatri Akademisi
gibi kuruluşların hepsi hemfikir:
Florlü musluk suyuyla hazırlanmış formül mama ile beslenen bebekler, zarar verdiği bilinen miktarın ÜSTÜNDE bir dozda flor almış oluyor.
Niye göz yumuyor buna?
Nasıl izin verebiliriz böyle bir şeye?
Neler döndüğünü ve bunların nasıl engellenebileceğini sizlere açıklayacak ihbarcılar ve bilimadamlarıyla tanışın.

‘İhbarcılık’ gayet basit bir şey aslında; devletin resmi kurumlarında veya büyük şirketlerde çalışıp da orada halkın çıkarlarına zarar verecek türden görev suistimallerini ifşa eden kişiler bunlar.
Çevre sağlığına zarar verecek türden ihlaller diyelim ifşa ediliyor veya halk sağlığını tehdit eden kimyasallar olabilir, vergi gelirlerinin hortumlanması mesela veya bazılarımız belki daha ünlü vakaları hatırlarlar; Enron başkan yardımcısı Sherron Watkins’in şirketin hileli aktivitelerini ele vermesi gibi veya FBI suç laboratuvarındaki adli tıp sahtekarlığını ihbar eden Frederic Whitehurst ve benzeri vakaları sayabiliriz örnek olarak.

Gerçekleri açığa çıkarmak için canlarını, kariyerlerini, işlerini riske eden insanlar bunlar.

1994’te geldi büromuza Dr. Marcus…
EPA’daki işinden olmak üzereydi…
Kariyerinde hiçbir lekesi olmayan, son derece saygın ve işinin ehli, tecrübeli bir bilimadamı olmasına rağmen kovulmak üzereydi.
Yazdığı şirket içi bir bildiriyi gösterdi bana…
Flor meselesi ile ilgiliydi bu bildiri ve florün insan sağlığına oldukça zararlı olabileceğini gösterir yöndeydi.

[Bu durumda, florün gösterdiği mutajenik etki bunun insanlarda KARSİNOJENİK ETKİ yapabileceği sonucunu desteklemektedir.]

Kendisi bu bildirisinde, içme suyuna katılmak üzere önerilen flor miktarının güvenli olduğundan emin olunabilmesi için kurumun konuyla ilgili ek çalışmalar yürütmesini salık veriyordu.
Bana gösterdiği diğer dokümanlar da kurumun kendisinin bu tavsiyesinden nasıl rahatsız olduğunu ve hatta kovulması için kampanya başlatılmış olduğunu gösteriyordu.
Bu doküman, EPA’da üst düzey bilimadamı, yani idari konumda olmayan EN ÜST DÜZEY bilimadamı olarak bulunduğu pozisyonun görev tanımına uygun, nizami şekilde hazırlanmış bir dokümandı.
En zorlu meseleler için gittiğiniz GURU BİLİMADAMI yani kendisi.
Ve Dr. Marcus ilgili literatürü tarıyor, kendisine iletilen çalışmaları inceliyor ve elde ettiği temel bilimsel gerçekleri üstlerine sunarak kendilerine, bu konuyu daha fazla çalışmamız lazım, zira şayet flor sağlığa zararlıysa, içme suyuna ne kadar konulacağını denetlememiz ve hatta belki de hiç koymamamız lazım diyor.

[Uzman kurul üyesi Lois Gold, PhD tarafından varılan sonuç, “bu çalışmada kullanılan denek hayvan grubuna ‘kontrol grubu’ demenin pek mümkün olmadığı yönünde.] [Yapılan hayvan deneylerinde, hayvan kemiklerinde çıkan flor seviyesi (Ek 1) insanlarınkinde bulunandan daha düşük veya aynı seviyededir.] [Bu slaytların bilimsel değerlendirmesini bizzat kendimiz yapmalı ve revize flor mevzuatını oluşturmada kullanılacak sonuçları kendimiz yazmalıyız.]

Kurum bunu kasıtlı yaptığım ve kurum içi prosedürleri takip etmek yerine bir şahıs olarak kamu politikasını değiştirmeye çalıştığım şeklinde okudu.

Ki kesinlikle doğru değil bu…

Benimle bilimsel zeminde kozlarını paylaşmak yerine ise, kovmak için bahane yaratmaya çalıştılar.

Baş müfettiş kalkıp benim ne korkunç işler yaptığımı göstermek adına SAHTE MATERYAL düzenlemeye kadar vardırdı işi.

[Belgede Sahtecilik]

Sahte bir ‘zaman çizelgesi’ oluşturup beni saatten çalmakla itham ettiler.

Kurum kalkıp başmüfettişi devreye sokuyor, salt Dr. Marcus aleyhinde delil üretebilmek için.
Gizli kapaklı çevrilen bir iş bu.
Başmüfettişin şirketleri, çevreyi kirletenleri soruşturması lazım, biliminsanlarını değil!
Fakat geliyorlar, tamamen düzmece bir soruşturma yürütüyorlar.
Mahkeme celbi çıkarttık başmüfettişin ifade vermesi için, çünkü yürüttükleri soruşturmanın düzmeceden ibaret olduğunu adımız gibi biliyorduk.
Ve müfettiş, ayrıldığı “doğum izni”nden gelip mahkemeye çıktı.
Ve yeminli ifadesinde suçu kabul de etti; klasörü açtı, içindeki her dokümanı dikkatle tek tek inceledi, [delil ortadan kaldırma] ve notlar ile birlikte diğer bilgileri de kağıt öğütücüsüne koyup sonsuza dek yok etti!
Böylelikle de, Dr. Marcus’un kariyerinin yakılması için girişilen tezgahta ENDÜSTRİ’NİN ROLÜNÜN üzeri örtülmüş oldu?!

[ÖRTBAS]

Çünkü inancımıza göre bu EPA’nın tek başına giriştiği bir saldırı değil, perde arkasındaki güçlü özel çıkar gruplarının kirli işlerini yürütme çabasıydı.
EPA kalkıp Dr. Marcus’un işine son veriyor bakın; kendi üst düzey bilimadamını, bünyesindeki tek(!) kurul sertifikalı toksikoloğunu kovuveriyor?!

Dava açmak zorunda kaldık ve ABD Çalışma Bakanlığı’nın gözetiminde birkaç hafta sürecek davada hakim her iki tarafı da dinledi ve Dr. Marcus’un şikayetini tamamıyle(!) haklı buldu.
Yazdığı bildirgenin yasal koruma altında olduğunu, EPA’nın, florü sorgulayan ve daha fazla araştırma yapılması çağrısında bulunan bir bildirge yazdı diye kendisine misillemede bulunduğunu söyleyen mahkeme Dr. Marcus’un işine son verilmesi yönündeki kararı bozdu!

Görevine iade edildi, işten çıkarma tazminatıyla birlikte hem de ve uğradığı itibar kaybı nedeniyle oluşan zararlar da tazmin edildi.
Avukat ve mahkeme masrafları karşılandı, karar temyizde de onandı, EPA’daki görevine Üstdüzey Bilim Danışmanı sıfatıyla iade edildi.
Sonuç olarak davayı kazandım, zira yaptıkları suçlamaların BİRİ HARİCİNDE hepsinin asılsız olduğunu kanıtlamıştık.

O istisna da, YANLIŞ ZAMİR kullanmış olmam…
Büyük şirketlerce sağlığı zarara uğratılan insanlara yardım amacıyla mahkemede ifade verirken EPA’nın aktivitelerini kasdederek “BİZ” demiştim, halbuki sadece EPA demeliydim.

Konunun burada kapanması gerekirdi…
Dr. Marcus’u tacizden artık bu noktada vazgeçip, kurul sertifikalı kendi üstdüzey bilim danışmanlarının sözünü dikkate almaya başlamaları gerekirdi.
Oysa EPA problemi çözmeye yönelik adım atmadı; bünyesinde yasa dışı misilleme faaliyetinde bulunan çalışanları görevden uzaklaştırma veya işten çıkarma yoluna gitmedi.
Bu insanlar aynen görevlerine devam ettiler.
Dr. Marcus yeniden göreve başladığında, daha önce işine son vermiş yönetici kadrosunu, aynı emir-komuta zincirini tacize kaldıkları yerden devam etmek amacıyla aynen yerlerinde buldu.
Tacizi bırakmalarını sağlamak için ikinci bir dava açmak zorunda kaldık.
Ve tahmin edin ne oldu?
Esasa ilişkin kanıtlarımıza dayanarak tam yargı davası görüldü ve ikinci davayı da kazandık!
Kurum Dr. Marcus’a bunu niye yaptı bilmiyorum…

-Stephen M. Kohn, Ulusal İhbarcılar Birliği-

Fakat ben ihbarcı statüsündeki insanları temsil eden bir avukatım.
Ve şunu söyleyebilirim ki, Dr. Marcus’u adeta yok etmek istediler, gözleri hiçbir şey görmüyordu.
Kuruma yıllarını vermiş üstdüzey bir bilimadamı, kurumdaki EN SAYGIN, uluslarası üne sahip toksikologdan bahsediyoruz.
Ve o bildiriyi yazdıktan sonra bu insan sanki bir numaralı devlet düşmanıymışcasına öyle bir peşine düşüyorlar ki…
Darbe üstüne darbe vuruyorlar işini bitirmek için…
Ve işi delil yok etmeye, adaleti engellemeye vardıracak kadar gözlerini karartmış durumdalar, düşünün.
Ve ilk davayı kazanmamıza, kendisi görevine iade edilmesine RAĞMEN yeniden peşine düşüyorlar.
Görülen İKİ davada da bu kişiye karşı yasa dışı misilleme yapıldığına hükmediliyor, buna rağmen kurum bu fesata karışan yetkililere dokunmuyor dahi veya herhangi bir şekilde disiplin cezası dahi verilmiyor.
Bu vakıa EPA’nın üzerinde KARA BİR LEKEDİR.
Ayrıca bilimsel özgürlük ve tabii flor konularında da kafalarda soru işareti oluşturmaktadır.
Bu devlet kurumu, bünyesindeki en güvenilir bilimadamına bu konuda neden zıt gitmiştir, düşünülmesi gerekir.

Bill Marcus’a karşı tam manasıyla bir sürek avı başlatılmıştı çünkü toksikolojik sorunun cevabını biliyordu Bill: FLOR, KANSER YAPIYOR, NET.
Susturmak zorundaydılar Bill’i, aksi takdirde canım POLİTİKALARI güme gidecek demekti.

Yani n’apıyorlarmış bu insanlar? Görev yeminlerini bozuyorlarmış, “kamu politikasını” korumak için…
Resmi doküman yok ediyor, yemin altında yalan beyanda bulunuyor, evrakta sahtecilik yapıyor, tanıklara yalan ifade verdirtiyormuş….
salt “politikalarını” korumak için…

Çünkü FLORÜ KORUMAK üzere oluşturulmuş bu DEVLET POLİTİKASI, MİLLİ GÜVENLİK PROGRAMI’nın bir parçası da ondan!
Uluslarını koruduklarını(!) düşünüyorlar bu yolla, halbuki yok ediyorlar, bilmiyorlar.

GÜVENLİ İÇME SUYU KANUNU

Çevre Koruma Dairesi’nde (EPA), güvenli içme suyu kanunu çerçevesinde bizlerin görevi, içme suyundaki farklı bileşiklere bakıp güvenle kullanılabileceği seviyeleri belirlemekti.
O dönemde tabii değerlendirme için seçilen bileşiklerden biri de FLORDÜ.
O dönem içme suyu dairesindeki üst düzey yetkili olarak benim için flor de diğer bileşiklerden farksız, bakılıp incelenmesi gereken bir bileşikten ibarettti.

[Sodyum Florür – Zehir Madde]

Farelerde kemik kanseri oluşumu gösteren büyük çaplı bir çalışma olduğunu öğrendik.

[Osteosarkom – Kemik Kanseri]

Fareler ayrıca çok nadir bir karaciğer kanseri tipi de geliştiriyordu.

[ Hepatokolanjiyokarsinom]

Bu kesinlikle çok şaşırtıcı bir durumdu.
Bir defa kemirgen hayvanlarda kemik kanseri geliştiği görülmüş şey değildir, zira farenin doğumdan ölüme ömrü toplam 3.5 – 4 senedir, kemikte kanser gelişebilmesi için ise bundan daha uzun süre gerekir.
Karaciğer kanseri, yine son derece nadir görülen bir kanser türüdür farelerde, bu da gözlemleniyor deneyde.
Bu kanserin oluşmuş olması bile, ortada ciddi/önemli bir etki olduğunu gösteriyordu bize zira bu normalde farede görülen bir kanser değil.

Ben de florün kanserojen olduğunu düşündüğümü ifade eden bu bildiriyi yazıp gönderdim.
Hayvan deneylerinden elde ettiğimiz delillerin başka hiçbir bileşikte olmadığı kadar karsinojeniteye işaret ettiğini, bu yüzden de flore karsinojen olarak bakılması gerektiğini ifade ettim.

DENTAL FLUOROZ (dişte flor zehirlenmesi)

Tereddüt varsa, suya flor koyma!
-If in doubt, keep it out!-

-Çocuk Doktoru Yolanda Whyte-

Merhabalar, ben Dr. Yolanda Whyte.
Çocuk doktoruyum.
Yani çocukların sağlığını, emniyetini ve esenliğini korumakla mükellefim.
Bugün öyle çok çocukta ‘flora aşırı maruziyet ve kronik flor zehirlenmesi’nin bir işareti olan dental fluoroz var ki…
Dişlerdeki o beyaz lekeler, DİŞ MİNERALLERİNDE AZALMA OLDUĞUNU gösteriyor.
Sırf çocuklar da değil, bu sorun HERKESİ etkiliyor; henüz doğmamış, anne karnındaki bebek dahil!
Çünkü flor PLASENTAYI geçebildiği gibi KAN-BEYİN-BARİYERİNİ DE geçiyor.
Ve bunu yaptığında, IQ’yu düşürebildiği gibi başka nöro-gelişimsel bozukluklara yol açabiliyor.

Bu hakikaten de çok ciddi bir sorun.

-Halk Sağlığı Yüksek Lisansı sahibi Daniel G. Stockin-

Sudaki florlemeden azınlıkların orantısız şekilde daha fazla zarar görmesi konusuyla ilgilenmeye başlamamın birden fazla sebebi var aslında.
İlk olarak tabii halk sağlığı alanında çalışan biri olarak kariyerimde daha önce azınlıklarla ilgili çalışmalarımın olmuş olması, bir de CDC’nin haftalık olarak yayımladığı Hastalık ve Ölüm Raporunda dikkatimi çeken bir bilgiydi.
2005’te yayımladıkları bir çalışmanın onlarca sayfası arasına gizlenmiş küçük bir tablo çekti dikkatimi…
Burada SİYAHİ Amerikalılar ve HİSPANİKLERDE orantısız şekilde daha fazla dental fluoroz görüldüğü yazıyordu.
Dikkatimi celbetti bu ve esasına bakılırsa rahatsız da etti.
Flor yüzünde ortaya çıkan pekçok farklı sağlık sorunu var aslında.
Sanırım Dr. Yiamouyiannis florden etkilenen 30 enzim sistemi olduğunu söylüyordu.
Fakat bunlardan en bariz olanı ‘Dental Fluoroz’.
[Dental Fluoroz’un çok hafif hali] Halk Sağlığı Hizmetleri Daire Başkanı’ndan bu konuda tavsiyede bulunması istenmişti hatta ve o da florün diş dışındaki sağlık etkilerini araştırmak üzere bir komite kurmuştu.
[Orta şiddette Dental Fluoroz] Hem diş sağlığına hem de diş dışındaki genel sağlığa etkilerini çalışan ayrı komiteler kurdu.
[Ağır dental fluoroz] Toplandığında kuruldakiler dental fluoroz konusunu tartışıp,
“KENDİ çocuğunun dental fluoroz geliştirmesine göz yuman kafasında beyin yerine taş taşıyor demektir” diye yorumda bulundular.
Sonuç olarak raporlarında flor için sağlığa olumsuz etkisi vardır dediler demesine ama kamuoyu o raporu hiç görmedi bile.
Üst mercilere ulaştırıldı rapor ve birileri oynadı üzerinde, raporun dilini değiştirdiler.
Şimdi zaman kısıtı nedeniyle detayına giremeyeceğim başka bir sürü şeyi de değiştirdiler aslında o raporda fakat, bunlardan en önemlisi raporda dental fluoroz için kullanılan ‘istenmeyen sağlık sorunu’ ifadesini kaldırıp, yerine ‘KOZMETİK SORUN’ demeleri idi.

Daniel Grossman adlı bir araştırmacı gazeteci ilgilendi konuyla ve biraz araştırınca komisyondakilerin bu değişiklikten haberlerinin dahi olmadığı çıktı ortaya.
Bu değişikliğe onay verip vermedikleri kendilerine sorulmamıştı dahi.
O yüzden de bu rapor komisyonun asıl kararlarını temsil etmiyor dahi.

1998’de, “The Wall Street Journal” gazetesinde yayımlanan haberde, CDC o an için çocukların %22’sinin dişlerinde aşırı flore bağlı zehirlenme (fluoroz) olduğunu ikrar ediyor.
Ve fakat aradan on yıldan biraz fazla zaman geçtikten sonra bir de bakıyoruz ki bu çocukların sayısı İKİYE katlanmış ve işe bakın ki bunlar ağırlıklı olarak AĞIR fluoroz vakaları ve yine ağırlıklı olarak siyahi ve hispanik nüfus grubunda görülüyor.

Anlaşılmayacak nesi var ki bu dental fluoroz denen şeyin?!
Sağlıkta ortaya çıkan OLUMSUZ bir etki bu ve buna SEBEP OLMAYI bırakmaları lazım.
ORANTISIZ ZARAR
ORANTISIZ ZARAR OLUŞUMU

Georgia – Atlanta’da, yurttaşlık hakları savunucusu bazı toplum önderleri inisiyatif alarak, sudan silisyum florür’ün çıkarılması için mücadele etmeye başladı.
Bu bir yurttaşlık hakkı meselesi.
Sen onların çocuklarına zarar veriyorsun, onlar da buna karşı çıkacak elbette!
Bu silisyum florürden çocukları daha fazla zarar görsün istemiyorlar da ondan.

-Dr. Gerald L. Durley, Rahip-

İçme suyundaki flor konusunda hemen hiç bilgim bile yoktu başta.
Amerika’daki siyahi toplulukların çoğu gibi biz de bu konudan çokça habersizdik, hatta çoğu cemaat halen daha habersizdir de.
Fakat arkadaşım Laura Seydel, ki ‘Captain Planet Vakfı’ adındaki ülke çapında çevre aktivistliği yapan vakfın da başkanıdır kendisi, beni arayıp Daniel Stockton diye biri ve bir de Lillie Centre’dan bir başka kişiyle buluşup görüşmemi istedi.
Büyükelçi Andrew Young ile birlikte bu kişilerle buluştuk ve verdikleri bilgileri dinledik; florün dişlere ne yaptığını öğrendik, içme suyumuzdaki ve diş macunlarındaki bu maddenin özellikleri hakkında bilgi aldık.
Görüşmeden sonra konuyu kendimiz de araştırmaya başladık, ve hizmetle yükümlü olduğumuz siyahi Amerikalı cemaatte yarattığı ORANTISIZ hasarın nasıl oluştuğunu anlamaya çalıştık.
Halk Sağlığı alanında çalışan biri olarak siyahiler, hispanikler ve diğer azınlıklarda orantısız şekilde böbrek hastalığı ve diyabet görüldüğünü biliyordum.
Bu iki nüfus grubunun ‘zarara yatkın altgruplar’ olduğu Ulusal Araştırma Konseyi tarafından da söylenmişti, florden özellikle zarar görebilecek, buna yatkın nüfus grupları bunlar.
Bununla da kalmıyor… Halk sağlığı çalışanları olarak hepimizin bildiği bir gerçektir; azınlıklar genellikle beslenme kalitesi açısından da zayıfıtr.
Kötü beslenmeye bir de florü ekleyin, florden görecekleri zarar katlanarak artmış oluyor bu kişilerin.

[Aktif Madde: Sodyum Florür, %0.243
Kullanım alanı: Diş çürüğüne karşı korur
UYARILAR: 6 YAŞIN ALTINDAKİ ÇOCUKLARIN ERİŞEMEYECEĞİ YERDE SAKLANMALIDIR. Diş fırçalama için kullanılan miktardan fazlası kazara yutulduğu takdirde DERHAL tıbbi yardım alınmalı veya ZEHİR KONTROL MERKEZİ aranmalıdır.
Kullanım şekli: 2 yaş ve üstündeki çocuklar yemekten sonra dişleri macunla iyice fırçalamalıdır. YUTULMAMALIDIR….]

-Prof. Roger D. Masters-

Kimyasal sistemleriz hepimiz.
Toksinlerin insan davranışa öyle büyük etkisi vardır ki…
Bunun anlaşılması fevkalade önemli çünkü silisyum florür toksinlerin EMİLİMİNİ ARTTIRIYOR.

-Nörotoksikoloji Dergisi, Masters ve ark., 2000//Kanda Kurşun Değeri Ölçümleri-

ABD’de siyahilerdeki KURŞUN EMİLİM seviyeleri beyazlarınkinden yüksektir.

[Mavi ve mor çizgi – siyahiler / turuncu çizgiler – beyazlar]

Ulusal Sağlık ve Beslenme Durumunu Değerlendirme Araştırması adı ile 500bin ve üzerinde nüfusa sahip yerleşim bölgelerinde, büyük şehirlerde yani, çocukların kanındaki KURŞUN seviyesine bakan bir araştırmanın verilerine bakıyoruz;
Grafikte bunlar [ilk iki bar] siyahiler…
Ve sırasıyla hispanikler ve beyazlar verilmiş…
Pembe barlar suyunda siliyum florür OLMAYAN yerlerdeki kanda kurşun değerlerini gösteriyor, siyah barlar da suyuna silisyum florür katılmış yerlerde yaşayan çocuklardaki kurşun seviyelerini gösteriyor.
Burada iki şey birden gözlemliyoruz, bunlardan ilki, siyahilerde kurşun oranı bayazlara göre daha yüksek ve suda silisyum florür olan yerlerde yine kanda kurşun oranları daha yüksek.
Bir ÜÇÜNCÜ nokta da, florlü ve florsüzler arasındaki kurşun değerleri farkı, siyahilerde beyazlara oranla daha büyük!
Kolesterol, kalp-damar hastalıkları…bunlar siyahilerde orantısız olarak daha fazla görülen sağlık sorunları.
Evet çoğu zaman bu beslenmeden kaynaklı ve çoğu zaman da sağlıkla ilgili bilgileri diğer gruplara göre daha geç alışımızdan…
O yüzden BU meselede, iş içtiğimiz SUYA gelince bir defalığına olsun arabanın fren lambası değil de ÖNFARI olalım istiyoruz.
Özellikle de ülkenin güneyinde yaşayanlarımız için önemli bu konu, zira havanın gerçekten de çok sıcak olduğu yerler bunlar ve insanlar da dolaysıyla oldukça fazla su tüketiyor buralarda.
O yüzden de içme suyunun en üst düzeyde güvenliğinin sağlanması gerekiyor buralarda.
Ve unutmayın aynı zamanda bu florlü suyla banyo da yapıyoruz ve ciltten bunun ne kadarının emildiği üzerine hiçbir bilimsel çalışma yapılmış DEĞİL.
Flor bir toksindir.
Toksin de ‘zehir’ demektir.
Nereden mi biliyoruz bunu?
CDC’nin flor için oluşturduğu TOKSİKOLOJİ PROFİLİ var da oradan.
Sırf o da değil, EPA flor için ‘referans doz’ değerleri oluşturmuş durumda, bu da yalnızca toksik maddeler için yapılan bir şey.

Şöyle bir su buldum…
Bugün örneğin bu suda olduğu gibi, bebeklere(!) biberon sütü hazırlamak için ayrı sular satılmakta.
[Bebeklere formül süt hazırlamakta kullanılan FLORSÜZ su] Fakat diyelim bu florsüz şişe suyunu alamayacak, düşük gelirli kesimdensiniz, ne yapacaksınız bu durumda?!
İnsandan sayılmıyor musunuz siz, hiç mi öneminiz yok, sizin bebeğinizin canı can değil mi?
Yani sonuç olarak, bu konuyla ilgili pekçok problem vardı bana göre, özellikle de azınlıkların uğradığı orantısız zarar meselesinde…
Vicdanım hiç rahat değildi, bu konuda suskun kalamazdım.
O yüzden de siyahi ve hispanik cemaatlerin temsilcilerine ulaşıp kendileriyle florün zararları hakkında konuşmaya başladık.
Florlü suyla hazırlanmış formül mama ile beslenen bebeklerin, tüm nüfus grupları içinde EN FAZLA FLORE maruz kalan grup olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.
Yani aramızda en ciddi risk altında olanlar onlar!
Ve bu, beden oluşumları halen devam ederken, gelişirlerken oluyor bir de.
Ve hatta ABD Pediyatri Akademisi’nin yayımladığı, 6 ayın altındaki bebekler için florün zararlı olduğu uyarısına rağmen oluyor bu.
Bebeklerin aldığı florün dozu öyle yüksek ki, EPA’nın belirlemiş olduğu güvenli olduğu düşünülen referans dozun da üzerinde.
Bu öylesine korkutucu boyutta bir durum ki, özellikle de ortada sağlık veya güvenlikle ilgili hiçbir uyarı dahi olmadığı, bu konuda devletin ilgili kurumlarının herhangi bir tavsiye kararı dahi olmadığı düşünülecek olursa…
Ebeveynler çocuklarını korumaları gerektiğini dahi bilmiyorlar!

Amirim benden hispanik ve siyahi çocukların kanında neden beyazlara oranla daha yüksek kurşun çıktığını bulmamı istedi.
Araştırmalarımız sonucunda gördük ki kurşun, arsenik, ağır metaller gibi maddelerin vücuda emilim miktarını kontrol eden ‘ALEL GENLER’ varmış.
Siyahi çocukların, emilim oranını arttıracak iki aleli var.
Hispanik çocuklarda emilim arttırıcı 1 alel ve bir de arttırmayan alel var.
En yavaş emilim hızı ise beyaz ırktan çocuklarda görülüyor.
Fazlasıyla rahatsız edici sonuçlardı bunlar, ben de birkaç bildiri birden yazarak kurumdakilere kurşun için belirlediğimiz ‘kabul edilebilir’ seviyelerin siyahi ve hispanikler için kabul edilemez değerler olduğunu, zira kurşun maruziyeti aynıyken emilimin bu nüfus gruplarında daha fazla olduğunu belirttim.
Çoğu insanın anlamadığı nokta şu… hani nerden biliyoruz bunları öyle değil mi?
sıhhi tesisat malzemelerimizin bir kısmında tunç, pirinç gibi alaşımlar kullanılıyor.
Ve bu su tesisatı malzemelerinde kurşun da var.
Hatta su tesisat borularının bir kısmı kurşunlu.
O yüzden bazı(!) hallerde, florlü su, suda uygun kimyasal koşullar oluştuğu takdirde borulardaki kurşunu çekerek suya karışmasına neden olabiliyor.
Flor bileşikleri kurşunu çekerek suya karışmasını sağlayabiliyor.
Çok az bir miktar olabilir bu suya karışan, ancak yine de bilmemiz gereken şey şu;
HER NE MİKTARDA OLURSA OLSUN vücudda yeri olmayan, vücuda yaramayan bir metal kurşun.

Bana çıkıp bu konularda, florlü su ve yarattığı etkiler hakkında konuşacak olursak, bundan rahatsız olacak, kızgınlık duyacak bazı üst düzey yetkililer olabileceği söylendi.
Konuyla ilgili bütün gerçeklere haiz değilsiniz, yeterince veri yok elinizde diyebilir insanlar dendi, ki buna itiraz da etmem, her şeyi bildiğimizi iddia etmiyoruz.
Fakat bana dendi ki, çıkıp florlemeye karşı konuşmaya başlarsan seni biraz terletebilirler, haberin olsun.
Ben de onlara, hamama giren terler dedim.

Bu meseleyi anlamaya çalışanlar olarak şunu bilmemiz önemli; hizmetle yükümlü olduğumuz insanlarımızın ve çocuklarımızın daha iyi koşullarda yaşamasını sağlamak için bu meseleleri gündeme getirmekle mükellefiz.
Kurşun veya silisyum florürün davranışa etkisini, davranışlarımızı veya düşünme şeklimizi nasıl değiştirdiğini anlamak için beynin normalde nasıl çalıştığını bilmemiz gerekiyor.
Bazı özel tipte öğrenme özürleri olan insanlar var biliyoruz ki, bu da sistemin bir bölümünün normal çalışmamasından kaynaklanıyor demektir.
Biraz da bu sistem temelde nasıl çalışıyor, ondan bahsedelim.
Beynimizde nöronlar, yani beyin hücrelerimiz var.
Bunların her biri, ne zaman bir akım (impuls) gelse, o zardan ne zaman bir şey geçip gitse, karşı taraftaki reseptöre, alıcıya ulaşıyor.
Prize takılan fiş gibi düşünelim bunu.
Reseptöre girdiğinde bir önceki hücredeki akımın aynını bu defa burada ateşler.
Oysa ortamda kurşun varsa, akımın iletimini engelleyebilir.
Tıpkı priz soketine sakız yapıştırılmış gibi düşünün bunu da.
Kurşun DOPAMİN üretimini sekteye uğratıyor, dopamin olmayınca öğrenme güçleşiyor.
Bunun dışında, beynin büyüklüğünü de etkiliyor kurşun.
HAYAT BOYU sürecek etkiler bunlar.
Ve bu etkilerin fakir çocuklarda zenginlere göre daha ağır seyrettiğini görüyoruz, buna dair istatistikler bende mevcut.
Bunun nedeni de fakir çocukların diyetinde daha az KALSİYUM olması.
Kurşun ve kalsiyumun elektron yükü aynı; …. [anlaşılmıyor]….
Yani diyelim elinizde sindirilecek bir protein var, proteinde kalsiyumun bağlanması gereken yere kalsiyum olmadığından kurşun bağlanacak, proteinin şeklini değiştirecek ve böylelikle protein iş göremez hale gelecek demektir.
Pekçok yoldan problem oluşabiliyor, ki hiçbirini tam manasıyla çözümleyebilmiş de değilim, belki bir veya ikisinde yanılıyorumdur da…
Fakat kurşun ve silisyum florürün küçük çocuklara zarar verebileceği pekçok farklı yolak olduğunu biliyoruz.
Çevresel kurşun maruziyetini sıfırlayamıyoruz maalesef, kolay değil bunu yapmak fakat çocuğun içtiği sudan silisyum florürü çıkarmak tamamen bizim elimizde!
Bunun için yapılması gereken tek şey, su arıtma şirketinin “vanayı kapatması”…
Zor bir tarafı yok yani…

Halk sağlıkçılar, tıpçılar, florleme taraftarı güruh, bunlar neden en başından çıkıp azınlık gruplarıyla florle ilgili hikayenin TAMAMINI aktif şekilde paylaşmadı ki?
Flor bunca güvenli, faydalı, annemizin elmalı turtası kadar bizden ve ‘yerli malı yurdun malı’ysa şayet, konunun biraz daha yakından incelenmesinden de zarar gelmeyecektir, öyle değil mi?
Oysa devletin resmi sağlık kurumlarınının ‘azınlık sağlığı’ndan sorumlu departmanlarına başvurup konuyu aktarmaya çalıştığımda, örneğin Tennessee eyaletinde, bana ‘azınlık sağlığı’ bölümündekilerin bundan böyle benimle görüşmeyecekleri söylendi mesela.
Ardından konuyu CDC ve başka yerlere götürmeyi denedik ve HER seferinde, biz bu konuyu siyahi cemaate nasıl duyururuz, nasıl olur da siyahi cemaat, en azından liderleri bu konudan hiç haberdar edilmemiş olabilir bugüne kadar, diye sorduğumuz anda aldığımız tek cevap ya sessizlik oldu ya da konuyu değiştirdiler.
Amerikan senatörleri ve temsilciler DAHİ bu konuyu takip etmekten kaçınıyor.
Nasıl söyleyeyim size, hani kimsenin uzaktan 3 metre sopayla bile dokunmak istemediği şeyler vardır ya, bu da öyle bir konu işte.
Çünkü hakikat ortada: azınlıklar sudaki flor ve diğer kaynaklardan gelen florlerden orantısız şekilde zarar görüyor!

Toplum olarak tüm bireylerin sağlık ve selametini düşünmemiz gerekir.
Bazı meseleler var ki, bunlar genellikle hasır altı ediliyor.
O hasırı kaldırıp, toplumun menfaati için bu meselelere bakılması lazım.
Bunlardan biri de içme suyunun florlenmesi uygulaması.
İçtiğimiz suda ne olduğu meselesi.
Bir şekilde gerekli tüm bilimsel çalışmaların yapılmasını ve şayet sağlığa zararlıysa sudan çıkartılmasını sağlamalıyız.
Benim şahsi kanaatim bunun zararlı olduğudur.
Değişim olmasını istiyorsak, hepimizin birleşmesi gerekir.
Ebeveynler biraraya gelecek,
din adamları biraraya gelecek,
bilimadamları birleşecek, kanun yapıcılar birleşecek,
tıp camiası keza…hepimiz elele verip birlikte çalışmak durumundayız.
Herkes bu konuda fikir ve güç birliği yaptığı takdirde hakikati ortaya çıkabiliriz ve hakikat anlaşılınca, işte ancak o zaman değişim yaratabiliriz.
Burada hepimizin yapmaya çalıştığı şey de bu işte…
Konu hakkındaki görüşümüz ister A ister B olsun, burada hepimizin tek düşündüğü, ‘güzel gülüşümüzü’ bozmadan nasıl daha sağlıklı hale gelebileceğimiz.
Aynen bu şekilde yani…

Etnik azınlıklara konuyla ilgili pek bilgi verilmiyor ve dürüst olmak gerekirse bu topluluklar arasında bilgisayara ulaşım imkanı daha az olabildiği gibi internete ulaşım imkanı da daha az olabiliyor bu insanların, ve hatta belki anadil veya ikinci dil sorunları da yaşanabiliyor.
Benim düşüncem şuydu; hepimiz Amerikalıyız, o halde flor hakkında hepimizin tam bilgi sahibi olmaya hakkı var ve buna faydaları yanında zararları da dahil.
Siyahiler, Hispanikler, yerli Kızılderililer veya Asyalılar bu florlemeden nasıl etkileniyor mesela…
Bu düşünceden yola çıkarak konuyu gündeme taşımak için biz bastırdıkça, istisnasız her seferinde dirençle karşılaştık.
Ancak iyi haber şu ki, konu gün yüzüne çıkmaya başladı artık.
Siyahi ve hispanik topluluklar konudan haberdar oldular bir kere ve uyandılar; ortada yanlış bir şeyler var diye telaffuz edilmeye başlandı artık.
Florsüz su almaya imkanı olmayanlarımız ne yapacak peki diyorlar…
Florün dişlerine verdiği hasarı tedavi ettirmeye parası olmayanlarımız ne yapacak diyorlar…
Kesin değişmesi gereken bazı şeyler vardır ve floridasyon da bunlardan biri.

Hasara Yatkın Nüfus Grupları
Florlemeden ağır zarar görecek altgruplarının başında böbrek hastaları geliyor.
Düzgün işlev görmeyen böbrekler kandan florü temizleyemiyor ve vücutta birikmeye başlayan florün konsantrasyonu tehlikeli boyutlara ulaşabiliyor.
Hatta bu nedenle oluşmuş ölüm vakaları var; Chicago’da hemodiyaliz cihazında kullanılan musluk suyu nedeniyle kaybedilmiş böbrek yetmezliğinden muzdarip hastalar var mesela.
Normalde hemodiyaliz sisteminde distile su kullanılır ancak bunun yerine musluk suyu kullanıyor bu hastane ve maruz kalınan flor yüzünden birkaç hasta hayatını kaybediyor.
Kronik böbrek yetmezliği o yüzden çok ciddi bir sorun bu flor mevzusunda.
Florlenmiş suyun böbrek hastalarına etkisi konusuna yönelmemi sağlayan şey “Ulusal Böbrek Vakfı” tarafından yayımlanmış bir makale oldu.
Çok eski bir makaleydi bu…
[Başlık: Tüm böbrek hastalarına florsüz su kullanmaları yönünde bir tavsiye kararı için şu anda elde yeterli kanıt bulunmamaktadır. Dr. William J. Johnson] Diğer yandan ‘Ulusal Araştırmalar Konseyi’ BÖBREK ve ŞEKER hastalarını ağızdan alınan flor çeşitlerinden zarara ÖZELLİKLE yatkın altgruplar olarak tanımladığından bu çelişkili durum endişelendirdi beni.
Böbrek Vakfı’nın bu makalesini görünce,
[kaynak olarak gösterilen çalışmalar 1974/78/79 yıllarından kalma] Ulusal Araştırmalar Konsey’inin konuyla ilgili çok daha güncel bilgiler verdiğini de biliyorum bir yandan,
Ulusal Böbrek Vakfı (UBV) ile iletişime geçtim.
Başkaları da temasa geçti UBV ile…
Bu noktadan sonra olayların gelişimi hakikaten enteresandı.
Bir diyaliz merkezine gittim, burada hekimlerle ve böbrek hastalarıyla görüştüm.
Görüştüğüm kişilerin hiçbiri böbrek hastalarının ağızdan alınacak florün zararlı etkisine özellikle yatkın olduğu bilgiisenden haberdar dahi değildi.
Amerika’da şu an yetişkin nüfusta her 9 kişiden 1’inin bir çeşit kronik böbrek hastalığından muzdarip olduğunu düşünecek olursak, 9 kişiden 1’i bakın, akılalmaz rakamlar bunlar, böbrek sorunu olan bunca insan varken ve flor bileşikleri hem doğrudan böbrekleri etkiliyor hem de böbreklerde işlev kaybından dolayı kandan temizlenemeyen florler kemiklerde çok daha hızlı birikiyorken, kimsenin tehlikenin farkında olmaması benim için ziyadesiyle endişe vericiydi.

Diğer bazı nüfus gruplarının böbrek yetmezliği veya kronik böbrek hastalığına daha yatkın oluşu, yine endişe verici faktörlerdendi.
Lillie Centre olarak olaylara dahlimiz bu şekilde gerçekleşti diyebiliriz, böbrek hastalarına ulaşma çabasıydaydık.
Zira böbrek hastalarına ulaşıp yokladığımızda ne hastalar ne de bakımlarını üstlenenler haberdardı flor bileşiklerinden görecekleri zararla ilgili en son bilgilerden.

Florün ciddi sağlık sorunlarına, örneğin osteosarkom (kemik kanseri) ve zihinsel işlev kaybına [IQ düşüklüğü]’ne yol açtığı ve elbette KURŞUNLA birlikte alındıkları da düşünülecek olursa birlikte tek başlarına olduklarından çok daha ağır etkilere yol açmakta olduklarına dair gitgide daha sağlam, hatta kesinlik arz eden bilimsel deliller ortaya konmaya başlanmasına rağmen, kimse bunların içme suyundaki miktarlarının yeniden gözden geçirilmesi için sorumluluk üstelenmek istemedi.
Bu sorunu ben olsam nasıl çözerdim bilmiyorum fakat, bilimsel verilere bakıldığında benim gördüğüm, KURŞUNUN ‘istenmeyen etki’ yaratmadığı seviye olmadığıydı.
Flor için de aynının geçerli olduğunu düşünüyorum ki bu durumda ikisi birarada kullandığında ortaya çıkan etkinin sadece birbirinin toplamı kadar değil, ÇARPIMI kadar olacağını, yani olumsuz etkinin katlanarak artacağını düşünüyorum.
Fakat gelingörün ki, gerçekte ne olduğunu anlamak için gerekli bilimsel çalışmayı yapmaya kimse yanaşmıyor dahi.
Ülke çapında bu olumsuz etkilerin görülmekte olduğunu düşündürtecek pekçok neden var elimizde.
LSAT denilen hukuk fakültesi giriş sınavlarında çocukların aldıkları neticelere bakacak olursak, florün yaygın kullanıma henüz girmediği 1950’li yıllara oranla bugün başarı oranları çok daha düşük.
Bu çok çok kötü bir durum zira yetişkinliğe ulaştığında IQ’su 120’nin üzerinde olanların sayısında büyük düşüş olduğunu gösteriyor bu ve bu da ülkemiz adına KORKUNÇ bir kayıp.

YASAL PERSPEKTİF

–Avukat Chris Nidel–

Yasal açıdan bakıldığında akla bazı sorular geliyor.
Bunlardan birincisi, flor maruziyetinden doğacak sağlık sorunlarında hukuki sorumluluk kime ait?
Tabii yasal manada bakıldığında burada hukuki sorumluluk taşıyan taraf/davalı namzeti olarak ilk akla gelen, suya flor koyma kararını alan ve böylelikle de toplumu flor ve bunun zararlı etkilerine maruz bırakan su şirketleri oluyor.
Bu durumda su şirketleri potansiyel davalılar veya bu bağlamda hukuki sorumluluk taşıyan taraflar arasında.

Bazıları florlü içme suyu problemini şişe su alarak halledebileceklerini düşünüyor.
Aldığınız su buysa haklısınız demektir, çünkü bunda flor oranı çok az.
Fakat bunu etikete bakarak asla anlayamazsınız bakın.
Suyun şişelendiği yerden, Fransa’dan alıyorsanız aynı suyu, orada size mineral içeriği arasında söyler kaçta kaç flor olduğunu.
Bu ülkede ise [ABD], sudaki YAĞ oranı yazar etikette?!
Saçmasapan bir etiket sistemimiz var yani bu ülkede.
Ve tabii aldığınız su buysa, musluğunuzdan akan florlenmiş suyun aynısıdır!
Ama hala size yağ ve şeker miktarından bahseder etiket?!
Etiket sistemimiz tam bir felaket!
Ağzınıza koyduğunuza dikkat ederek florürden kaçınabileceğinizi de zannetmeyin.
Hiç mi bir restorana gitmeyecek, bir yerlerde bir kahve içmeyecek, duş almayacaksınız?
Ciltten olduğu gibi emiyorsunuz çünkü bunu! Florden kaçmanız imkansız!
Ve hadi diyelim kendi ağzınızdan gireni kontrol ettiniz, bebekler hala zehirleniyor florle.
Bu kesinlikle kabul edilebilir bir durum değil bence.

–Prof. Boyd E. Haley, Kentucky Üniversitesi–

Bebekler inanılmaz fazla flor alıyor.
Diş çürüğü için faydalı olacağı öngörülen miktarların çok çok üzerinde, hertürlü tahmin ve ihtiyacın ötesinde miktarlara maruz kalıyorlar.
Suyumuza flor katsınlar diye ödediğimiz tomarla paraya değecek bir diş çürüğü engelleme başarısı var mı bu florün, çalışmalar bunun da soru işareti olduğunu gösteriyor aslında.
Amerikan Diş Hekimleri Birliği (ADA) ve Amerikan Tıp Birliği (AMA) gibi pekçok grup tarafından açıkça desteklenen bir uygulama florün hem diş ürünlerinde hem de içme suyu kaynaklarında kullanılması.
Yaratabileceği zararlar, olumsuz yan etkiler ve alınan risklerden hiç bahsetmeden flor promosyonunda bulunan bu gruplar da eleştirilere maruz kalabilir ve hatta flor kullanımına bağlı olarak oluşmuş zararlardan ötürü yasalar karşısında suçlu duruma düşebilir.
Florün ve su flörleme işleminin güvenli olduğunu söyleyenler işin bilimsel yönünden tamamen bihaberler demektir.
Bilim ne diyor diye bakmıyorlar dahi bu insanlar.
Zira bilim içme suyuna flor katılması konusunda gayet net, hiçbir şekilde yapılmaması gerektiğini gösteriyor bize.
Bu uygulamayı destekler yönde TEK bir çalışma bile yok.
Kendilerinin hangi dağın ardında kaldığı unutulmuş eski, uçuk-kaçık ve muhtemelen de asılsız iddiaları dışında tabii.

Şebeke suyuna eklendiğiyle kalmıyor flor, şişe sularına da ekleniyor.
Piyasada dişleri korur diye özellikle çocuklara yönelik satılmakta olan, içine flor katılmış su markaları var.
Çocuğuma iyilik yapıyorum diye düşünen anne-babalar ve doğumdan itibaren bu suyla büyüyen çocuklar var yani.
Fakat kaş yapmak isterken göz çıkartılıyor olabilir bu sularla ki salt küçük yaştan itibaren maruz kalınan flor yüzünden gelişecek dental fluoroz (dişte flor zehirlenmesi) değil, böbrek hasarı ve bilinen diğer etkilerin görülmesi de beklenebilir bu çocuklarda.
Hatta çocukluk çağının ötesinde, yetişkinlikleri boyunca ortaya çıkabilecek etkilerden bahsediyoruz burada.
Yani bir de şişe suyu satan firmalar var flor maruziyetinden doğacak zararlar nedeniyle dava edilmesi gündeme gelebilecek.
Bunun dışında sağlık sektörüne yönelik ürün imal edenlere de bakılabilir.
Colgate‘in çocuklara özel diş macununda mesela ürününün kullanımından doğabilecek ZEHİRLENMELER için uyarı vardır, ancak ‘zehir’ diye yazmalarına rağmen bunun doğurabileceği sonuçlar geçmez etikette.
Yani ne ‘böbrek hasarı’ ne de ‘dental fluoroz’ için uyarı vardır üründe.
Bu nedenle sağlık ürünleri endüstrisi veya dişmacunu üreticileri de yine, oluşabilecek zararlar nedeniyle dava edilebilecek taraflar arasındadır.

–Güvenli İçme Suyu İsteyen Vatandaşlar Derneği’nden Jeff Green–

İçme suyundaki florün FDA’in (Gıda ve İlaç Dairesi’nin) onayından geçip geçmemiş olduğu konusu işin önemli bir yönüdür.
Sorunun yanıtı: “Hayır, FDA diş çürüklerini azaltmak amacıyla AĞIZDAN ALINMAK (İÇİLMEK) ÜZERE bugüne kadar HİÇBİR FLOR BİLEŞİĞİNİ onaylamış değildir.”
Hiçbir formda ve türde flor için böyle bir onay bulunmamakta; buna suyu florlenmeyen yerleşim bölgelerindeki çocuklara “reçeteyle” verilebilen damla, tablet veya vitamin şeklindeki kullanımları da dahil.

Yani, hiçbir şekilde FDA tarafından onaylanmış filan değil flor.

İçtiğiniz sütte, içtiğiniz birada, şarapta, aldığınız –ister seyreltilmiş ister konsantre şeklinde olsun– hertür meyve suyunda FLOR var.

Yani, pozitif HİÇBİR faydası OLMAMASINA rağmen Amerikan Diş Hekimleri Birliği’nin teşvik ve yönlendirmesiyle şehir su kaynaklarının yoğun şekilde florlenmesi uygulamasından dolayı şu an FLOR DOZ AŞIMI yaşayan bir ülke durumundadır ABD.

Önemli sorulardan biri de, florle ilgili bu “etkinlik ve güvenlik” iddialarının sahiplerinden yasal manada sorumlululuk taşıyanların kimler olduğu.
Doğal olarak akla ilk EPA geliyor tabii florün etkinlik ve güvenliğini araştırmış olması gereken kurum olarak ve herhalde onay sürecinden geçmiş, bunun için gerekli çalışmalar yapılmıştır diye düşünüyorsunuz.
Florleme taraftarları size konu hakkında gerçek yetkili mercinin EPA olduğunu söyler, oysa bu kesinlikle doğru değildir.
1988’de EPA, flor de dahil olmak üzere suya doğrudan eklenecek TÜM maddelerle ilgili denetim ve gözetleme yetkisinden BÜTÜNÜYLE feragat etmiştir.
O noktadan itibaren de suya doğrudan eklenecek maddelerle ilgili takip edilecek FEDERAL güvenlik standartı kalmamıştır.
EPA ne yaparsa yapsın, zaten “etkinlik ve güvenlik” değerlendirmesi ve bildirimi yapma konusunda FDA herzaman yetkili merci olagelmiştir.

1950’lerin Su Floridasyonu Propaganda Filmi

Deney mi istiyorsunuz? Onlar yapıldı zaten.
Kobay da Amerikanın evlatlarıydı.

Dünyada en düşük yenidoğan ölüm oranlarına sahip ülkelerden İsveç, Finlandiya, Norveç ve benzeri yerlere giderseniz şayet, ki buralarda ABD’deki gibi güzel hava, geniş ev imkanları vs de yoktur, sularının florlenmesine izin vermediklerini görürsünüz, amalgam diş dolgularında CIVA kullanımına da izin vermezler, bebeklere vurulan aşılara TİMEROSAL – CIVA konulmasına da izin vermezler ve hatta bebekleri doğar doğmaz da aşılamazlar!

Yani bizim devletimiz, ülkede yürürlükteki sistemin sağlığını değerlendirmede tam manasıyla sınıfta kalmıştır.

Bizde tıp hekimlerinin canı ne istiyorsa yapmalarına izin verilir, diş hekimleri canları ne istiyorsa yapar, devlet destekler kendilerini, bilimsel açıdan TAMAMEN AKILSIZCA OLSA BİLE yaptıkları, bu böyledir.

–Floridasyonla Daha Sağlıklı Çocuklar–
(1950’li yıllar, Floridasyon Propaganda Filmi)

Bu su floridasyon propagandası filmi 1950’lerde, Amerikan halkını KANDIRMAK amacıyla hazırlanmıştır.
Suyu florlemek için ne kullandıklarını söylüyor mesela buradaki kişi:

“Karıştırma havzasına geçmeden önce suya kömür ve klor katılıyor…”
“Bundan sonra sülfür dioksit ve sodyum florür ekleniyor…”

Fakat bu film çekilip tamamlanana kadar sodyum florür bırakılıp, yerine ‘Hidroflorosilisik Asit’ kullanılmaya başlandı.

“Suyu koku ve tatlardan arındırmak için kömür, DİŞ ÇÜRÜĞÜ oluşumunu azaltmak için de sodyum florür kullanılmakta.”

Florün diş çürüğünü azalttığı iddiası bu maddeyi İLAÇ kategorisine sokar.
FDA bugüne kadar diş çürüğünü azaltmak amacıyla kullanılacak, içinde flor bulunan ve içerek alınacak HİÇBİR İLACA ONAY VERMİŞ DEĞİLDİR.

“…ve bu su, şehir şebeke sistemi vasıtasıyla evlerimize ulaştırılmaktadır…”
“İşte sizlere çocuklarımızın dişlerinde çürümeyi azaltacak, GÜVENLİ VE KONTROLLÜ MİKTARDA sodyum florür ihtiva eden, en sıkı denetimlerden geçerek üretilmiş içme suyu…”

Florleme programları çerçevesinde suya eklenen ürün ‘Hidroflorosilisik Asit’tir.
Bu çok özel bir çeşididir florün ve esasına bakılacak olursa pekçok kişinin bu konuda aklının da karışık olduğunu görüyoruz, zira flore salt diş macunlarında veya sularında bulunan bir madde diye bakıyorlar, oysa geniş yelpazede çeşitleri bulunan florün HEMEN HER GÜNÜMÜZÜN bir parçası olduğundan ve hayatımızı birebir etkilediğinden habersizler.
Bu ‘Hidroflorosilisik Asit’ de florün çok özel bir tipi ve başlıca kaynağı da FOSFORLU GÜBRE SANAYİİ, hatta eskiden tek kaynağı burası idi.
Ve bu ‘Hidroflorosilisik Asit’ de aslında fabrikalarda havaya tam da bu flor tipi karışmasın diye, ‘Temiz Hava Yasası’ gereğince şart koşulan Gaz Yıkayıcı / Scrubber Sistemleri’nden temin edilmektedir.
Suya flor katılması ahlaken de etik değerler bakımından da yanlıştır.
İnsanların ‘aydınlatılmış rızalarını’ almadan yapıyoruz bu işi.
Ağızdan aldığınızda işe de yaramıyor flor.
Şebeke suyuna katılmış tehlikeli atıktır bu.
Endüstrinin çıkan atıklarından ucuz yoldan kurtulabilmesini sağlayan bir yöntemdir fakat ülkenin mahvına neden olmaktadır.
Orantısız zarara yol açmaktadır; bazı kişiler diğerlerine göre daha fazla zarar görüyor bundan fakat sonuçta HEPİMİZİN sağlığı olumsuz etkileniyor bu halk sağlığı “politika”sından.
Ve SİZ dur demedikçe de buna devam edecekler çünkü bu uygulama, ÇİN, JAPONYA, MEKSİKA’NIN ‘fosfatlı gübre endüstrisi’ni MİLYARLARCA DOLARLIK külfetten kurtarıyor.
Buna artık bir son verilmeli!

Modern dünyada EN YÜKSEK bebek ölüm oranlarından birine sahip olduğumuz gerçeği tartışma götürmez bir gerçek.
Bu problem bizzat ABD’de Halk Sağlığı’ndan sorumlu birim olan NIH – Ulusal Sağlık Enstitüleri,
Gıda ve İlaç Dairesi (FDA),
Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC),
Çevre Koruma Dairesi (EPA)
ve her eyaletin kendi sağlık kurumlarının sorumluluğundadır:
NİYE BU KADAR ÇOK ÇOCUĞUMUZ ÖLÜYOR?
Yaşlı nüfusumuz neden diğer 28 ülkenin yaşlı nüfusuna göre daha yüksek oranda ve daha erken göçüyor bu dünyadan?
Lafın gelişi dünyanın EN İYİ SAĞLIK SİSTEMİ bizdeyken bunu nasıl açıklıyoruz?
Bir şeyler fena halde yanlış burada ve bana kalırsa bu yanlış da
İsveç’te çoktan yasaklanmış olan amalgam diş dolgularında CIVA kullanımının bizde onaylı olması, içme suyumuzdaki flor ve büyük bir absürdlük olan AŞIRI AŞILAMA uygulamalarıdır.

ABD’de enfeksiyonel hastalıklara bağlı ÖLÜMÜ önlemek amacıyla verdiğimiz aşı sayısı, bebek ölüm oranları bizim herhalde bir 3′ te 1’imiz kadar olan ülkelerin neredeyse 4 KATI.
Bu saydıklarımız hakikaten işe yarayan şeyler olsa; hani amalgamlar bunca iyi bir şey olsa, florleme diş çürüklerini önlese, aşılar da enfeksiyonel hastalıklardan ölümü önleyip bebeklerin ömrünü uzatıyor olsa, EN AZ yenidoğan ölümü yaşanan ülke olmamız gerekirdi, oysa bugün EN YÜKSEK oranlardan biri bizde.

1978’de yürütülen bir dizi deneyde Schubert,
100 fareden 1’ini öldürecek kadar CIVA verdiğiniz takdirde 100 fareden 1’inin öldüğünü, 100 fareden 1’ini öldürecek kadarlık KURŞUNU alıp 20’de 1’i oranında seyrelttiğinizde farelerin hiçbirinin ölmediğini, ancak bu inanılmaz düşük dozdaki kurşunu; LD1 – 100 farede 1’ini öldürecek dozun 20’de 1’i kadarlık kurşunla LD1’lik cıvayı birlikte(!) verdiğinizde BÜTÜN farelerin öldüğünü göstermiştir.
Yani CIVA ve KURŞUN birlikte MUAZZAM bir sinerjetik etki gösteriyor.
Silisyum florürü su kaynağına koyduğunuzda, bebeğe o denklemdeki ‘KURŞUN’u verdiniz demektir.
Üzerine kalkıp doz doz CIVALI aşı yaptırdınız, örneğin grip aşısı verdiniz diyelim çocuğa, denklemdeki CIVAYI da aldı demektir.
Yani bu ülkede su kaynakları, devlet tarafından oluşturulmuş bir program gereğince KASITLI OLARAK(!) silisyum florür ile kontamine durumdadır.
Buna bir son verilmesi lazım artık, bebekler zehirleniyor bu uygulamayla.

WIC diye, sözümona fakir fukara annelere bebeklerine nasıl bakıp büyüteceklerini,
yavrularını nasıl koruyup kollayacaklarını ve sağlıklı yetiştirebileceklerini anlatan ‘Kadın-Bebek-Çocuk’ programı var bu ülkede.
Bu örgütle iletişime geçip annelere bebeklerinin formül mamaları için musluk suyu kullanMAMAları gerektiğini söyleyip söylemediklerini sorduk, ve hayır söylemiyorlar! Niye peki?
Devletin su floridasyon politikasına(!) ters düşer diye!
Bu kadınların bu şekilde bebeklerinin zehirlendiğini bilmeleri gerekirken, sizin o kadını bu konuda eğitsin diye maaşını ödediğiniz insanlar kalkıp “Devlet Politikasını”(!) koruyor!

Bunun hemen şu an değişmesi lazım!

Çocuk dünyaya geldiğinde yaşam hakkı vardır.
Eh bakıyorsunuz dünyada EN FAZLA BEBEK ÖLÜMÜ bizde, 0 ila 12 ay yaş kategorisinde durum bu,
1 ila 5 yaş kategorisine baktığınızda da yine EN YÜKSEK ÖLÜM ORANLARINDAN BİRİ BİZİMKİ!
Bu çocukları öldüren şey nedir Allah aşkına?!
Herkesin üzerinde mutabık kalması ve değiştirmek için birlikte mücadele etmesi gereken bir konu olmalı bu; bu durumu ve sebep olan faktörleri ortadan kaldırmamız lazım!
Nedir peki ölümlerin ana nedeni?
YETERSİZ BESLENME + TOKSİN MARUZİYETİ
Bu ülkede almış başını gitmiş durumdadır bu iki faktör işte.
Resmi Sağlık Kurumlarımızın görevlerini ifa yeteneklerinin ivedilikle yeniden değerlendirilmesi gerekiyor.

Kırılıyoruz, devletin yürürlüğe koyduğu uygulamalarla hasta ediliyor insanlar.

MediCare (devletin sağladığı sosyal sağlık sigortası), çocuk bakımı, sigorta masrafları vs uçmuş durumda, ve hal böyleyken bakıyoruz, devletin idari sağlık birimleri kalkmış popülasyona tonla toksin yüklemekle meşgul.
Parlamento ise sessiz, kılını dahi kıpırdatmıyor.
Halk olarak bizlerin bunu siyasilerin ana gündem maddelerinden biri haline getirmemiz, seçim şartı olarak ortaya koymamız ve bu konuda sağ – sol ayrımı yapmamız gerekiyor.
Çünkü burada mevzu, Amerikan çocukları nasıl yaşatabiliriz mevzusudur.

Bir çocuk hayatının İLK 6 YILINDA KİMYASALLARA MARUZ KALDIĞI TAKDİRDE, o çocuğun ÖĞRENME KAPASİTESİ ve kendine mukayyet olma becerisi zarar görecek ve BEYİN FONKSİYONU BUNDAN KALICI ŞEKİLDE ETKİLENECEKTİR.

Bu zararın oluşmakta olduğunu(!) bile bile buna ses çıkarmamak, durumun vahametini daha da beter hale getiren silisyum florür kullanımına son vermek suretiyle müdahalede bulunmamak, ahlaken yanlıştır!
Çocuklara zarar vermek büyük kötülük, hayatlarının ilk 6 yılında onları zehirlemekte olduğunuzu fark etmenize rağmen(!) buna devam etmek en büyük fenalıktır!
Suya ilk silisyum florür koyulmaya başlanmasında bir kötülük yok.
Nükleer silah üretimi için gerekli uranyum madenciliğinin artık ürününden, ortaya çıkan toksik bir kimyasaldan kurtuluyorsun tabii, kaldı ki Amerika’ya Japonya’yı işgal etmek zorunda kalmadan ikinci dünya savaşını kazandıran ve böylelikle yüzbinlerin hayatını kurtaran faktördür bu uranyum.
Tarihi yeniden yazabilecek halimiz yok.
Önemli nokta şu; fazla bir maddi külfete girmeden MİLYONLARCA İNSANA fayda sağlayacak bir değişikliği yapabileceğinizi fark ettiğiniz anda, bunu yapmakla yükümlüsünüzdür artık.

Hemen şimdi içme suyu florlemesine son verilmediği takdirde, çocukların zarar görmesine müsamaha edilmeye devam edilecek demektir.
Gebelerden yaşlılara, başka sağlık sorunlarından muzdarip kişilerden siyahi Amerikalılar ve diğer azınlık gruplarına, fakir fukaradan florsüz suya erişimi hak eden ve buna ihtiyacı olan diğer herkes de bu uygulamayla zarar görecek demektir.
Bu insanların pahalı ters-ozmoz su arıtma cihazı veya florü azaltacak başka tür arıtma sistemleri alacak parası yok ki.
Ayrıca, diş çürüğünü esas ne oluşturuyor, bu nedenlere eğilmemiz lazım; dişte kalıp bekleyen şeker ve nişastadır asıl neden.
Herkesin dişçilik hizmetlerinden yararlanabilmesine çalışmalıyız.
Herkesin muayene için yılda bir kez, temizlik için de yılda iki kez dişçiye gitmesini sağlamalıyız.
Dişte çürük oluşumuyla böyle(!) başa çıkılır, FLORLE DEĞİL.

Devletin sunduğu sağlık programları arasında hakikaten bilgiye dayalı iş yapılan, bilimsel temeli olanı yok!
Bilim ne diyor bakmıyorlar bile.
Çünkü bilime bakıp sonra bu sinir ve vücut hücreleri için en toksik 2 elementi, flor ve cıvayı vücuda vermemizde sakınca yok diyemezsiniz, buna imkan yok.
Ve fakat devlet ne yapıyor, bir de bunları savunuyor?!
FDA flor ve cıva kullanımını savunmak için varını yoğunu ortaya koyuyor, bunların kontrolünü yapacak, denetleyici merciden bahsediyoruz bakın.
Bunun yerine bilimden az çok anlayan aktivistlerin başını çektiği vatandaş grupları yapıyor bu işin takibini!
Hakikaten desteğe, hatta bizzat parlamentonun desteğine ihtiyacımız var bu konuda.
Ancak asıl can alıcı mesele, parlamento geneline lobi faaliyetlerinde bulunan büyük ilaç firmaları, flor firmaları, amalgam dolgu firmalarının parlamanterlere para verip bu problemi görmezden gelmelerini sağlamaları yasal diye bu desteği vermeye yanaşmamaları.
Buna karşı mücadele etmeliyiz.
Vatandaşlardan oluşan bir aktivist grup oluşturup buna bir son vermemiz lazım.

Bir ulusu mahvetmek için toksik maddeleri alıp alabildiğine yaymaktan daha iyi bir yöntem düşünemiyorum.
50 yıl kullandıktan sonra 1970’lerde ancak kurşunun ne kadar tehlikeli olduğunu öğrenebildik.
Şimdi ülkenin içme suyu şebekesine silisyum florür veriyoruz, bununla ÇOCUKLARIN BEDENİNE KURŞUNUN EMİLMESİNİ SAĞLIYOR.
HER YIL(!), olması gerekenden(!) veya su kaynaklarımızı koruyabilseydik olacağından 17,900 daha fazla bebek ölüyor hayatın ilk yılında bu ülkede!
NİYE PEKİ?
Doğdukları gün(!) AŞI enjekte ediyoruz; TİMEROSAL’lı, etil-CIVALI…
Üzerine, musluk suyuyla hazırlanacak formül mamalarında kullanılmak üzere silisyum florür veriyoruz, bedenleri KURŞUN emer hale geliyor böylelikle.
Fareleri hatırlıyor musunuz?
Diyelim fareyi öldürmediniz… Bir türlü öğrenemeyen, okuyup-yazamayan çocuğunuz var mı, “öğrenme bozukluğu”ndan muzdarip?!
Evet ya! Hasar görmüş beyin var elinizde işte.
Fakat salt çocuklar etkilenmiyor bakın bundan.
Yetişkinler de hasar görüyor.
Çünkü vücudunuzda bilinen hiçbir işlevi yok florün, cıvanın veya kurşunun, o yüzden dışarı atamadığını kemikte depolamaya başlıyor.
Bu da eklem yerlerinizi mahvediyor!
Bu ülkede bunca eklem replasmanı niye yapılıyor zannediyorsunuz?!
Medikal sistemimizin “şahane”liğinden mi, yoksa kemiği zehirlediğiniz için mi dağılıyor eklemler?
Bu hastalıklı kemiklerde saydığımız elementler ölçümlenebiliyor, o düzeyde birikme var!
Siz durdurana kadar bu böyle sürüp gidecek!
Siz bunları durdurmazsanız aynen devam edecekler bunu yapmaya çünkü milyonlarca dolar kazanıyorlar bu işten.
Sorumluluk üstlenip elinizi taşın altına koymanız ve ülkenizi kurtarmanız lazım!
Ulusun sağlığına zarar vermekte olan Endüstriden, Askeriyeden ve RESMİ POLİTİKALARDAN ülkenizi kurtarın!

Peter Vallone Jr. ve diğer birkaç belediye meclisi üyesinin geçtiğimiz sene verdikleri yasa teklifini destekliyoruz.
Bu yasayla doğal olmayan flor türevinin New York şebeke suyundan çıkartılması talep ediliyor.
Bu yasa teklifini desteklemek için pekçok neden var.
Suyumuza dışarıdan flor eklenmesi ahlaken yanlış bir uygulama.
Konulmadan önce, New York sakinlerine musluk sularında bu maddeyi isteyip istemedikleri danışılmış değil.
Florün öne sürülen faydası diş çürüklerini temizleyecek olması, bu da florü ‘tıbbi ilaç’ kategorisine sokar.
Bize ZORLA İLAÇ İÇİRİLİYOR!
O yüzden sınıfımızın mottosu: “Benim olurumu almadan florleme yapamazsın!”dır.
İsteyip istemediğimiz sorulmadan bizlere ilaç verilmiş oluyor.

“Reyim yoksa, flor de yok!”
“Zorla ilaç içirmek Amerika’ya yakışmaz!”
“Zorla ilaç verme! Biz fare değiliz!”
“Sodyum florür fareler içindir!”

Yorumlar